20.10.2025
Giriş
Doğu Akdeniz’de son yirmi yılda keşfedilen doğal gaz kaynakları, bölgenin jeopolitik önemini ve güç dengelerini yeniden şekillendirmiştir. 1999’dan itibaren Kıbrıs, Mısır, İsrail, Lübnan ve Türkiye açıklarında bulunan hidrokarbon rezervleri, özellikle Avrupa Birliği’nin uzun yıllar Rusya’ya bağımlı olan enerji arzını çeşitlendirme arzusunu körüklemiştir[1].
Kilit Dönüm Noktaları ve Tarihsel Arka Plan
Bölgedeki mevcut anlaşmazlıkları ve stratejik hamleleri daha iyi anlayabilmek için bazı tarihsel dönüm noktalarını vurgulamak yararlı olacaktır:
“Suriye’nin Doğu Akdeniz enerji denklemindeki kayıp halka pozisyonu, önceden tasarlanmış bir planın eseridir. İç savaşın yıkımı ve devletin işlevsiz hale gelişi Suriye’yi enerji sisteminin dışına itmiştir; ancak bu durum ortaya çıktıktan sonra büyük güçler ve komşuları, Suriye’siz bir düzeni kalıcılaştırmak konusunda bilinçli tercihler yapmıştır. Suriye, eğer 2011’de iç savaşa sürüklenmemiş olsaydı muhtemelen bugün Doğu Akdeniz gaz denkleminin önemli bir parçası olabilecekti. Fakat yaşananlar neticesinde, on dört yılı aşkın bir çatışma ülkeyi zorunlu olarak marjinalleştirirken, aynı süreçte gelişen bölgesel jeopolitik hamleler de bu marjinalleşmeyi stratejik bir tasarıya dönüştürmüştür. Bu nedenle Suriye’nin enerji sisteminin dışında kalması, hem savaşın zorlayıcı bir sonucu hem de dış aktörlerin bilinçli tercihleri olarak çift yönlü değerlendirilebilir. Bu ikili durum, Suriye’yi bugün Doğu Akdeniz enerji jeopolitiğinin “kayıp halkası” konumuna getirmiştir.”(Y.N)
“SC-74, 10 Ağustos 2020, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy’un, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın Oruç Reis’in Faaliyetlerine dair 10 Ağustos Tarihli Açıklaması Hakkındaki Soruya Cevabı
“Bilindiği üzere Oruç Reis araştırma gemimizin ülkemizin BM’ye bildirdiği kıta sahanlığı içinde ve Hükümetimizin 2012 yılında TPAO’ya verdiği ruhsat sahaları dahilindeki, geçtiğimiz Temmuz ayı için planlanan sismik araştırma faaliyeti, Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatıyla bir süre askıya alınmıştı. Almanya ve AB’nin ricası üzerine diplomasiye şans tanımak ve diyalog kanallarını yeniden canlandırmak amacıyla yaptığımız bu iyi niyet jesti karşılık görmemiştir. Yunanistan diyalog konusunda samimi ve dürüst olmadığını 6 Ağustos 2020 tarihinde Mısır ile yaptığı korsan anlaşma ile ortaya koymuştur. Bu anlaşma ile ülkemizin ve Libya’nın Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı ihlal edilmiştir. Bu gelişme üzerine Oruç Reis gemimiz, evvelce planlanan sismik araştırma faaliyetine bugün itibariyle başlamıştır. Yunanistan’ın faaliyetimize itiraz etmesinin hiçbir hukuki dayanağı yoktur. Daha önce defaatle dile getirdiğimiz üzere, Meis Adası başta olmak üzere, bölgedeki Yunan adalarının Türkiye’nin kıta sahanlığını kesmesi uluslararası hukukun temel ilkesi olan hakkaniyet ilkesine aykırıdır.Türkiye gösterdiği iyi niyete bir kez daha karşılık bulamamış olmasından hareketle, uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını kullanmayı sürdürecek ve daha önceden yapılan planlama çerçevesinde faaliyetlerine kararlılıkla devam edecektir.Akdeniz’de gerginliği arttıran taraf Türkiye değil, Yunanistan’dır. Asırlar boyunca Türk hakimiyetinde bulunan Akdeniz’den ülkemizi dışlamaya çalışmak kimsenin haddine değildir. Akdeniz’in “tek sahibi benim “anlayışıyla hareket edenler hüsrana uğrayacaktır.Türkiye kendisine karşı oluşturulan şer ittifaklarını yerle yeksan edecek kudret ve kararlılık ile imkan ve kabiliyetlere sahiptir.Öte yandan bölgedeki askeri varlığımız, herhangi bir tırmanmaya yol açma hedefi taşımamakta olup, tamamen, gerekmesi halinde meşru savunma hakkını kullanmaya yöneliktir. Sivil bir gemimize askeri müdahalede bulunulmasına tabiatıyla izin verilmeyecektir.”
https://iktibasdergisi.com/2022/01/11/yunanistanin-umut-bagladigi-eastmede-abd-destek-vermedi/
Yukarıdaki kilometre taşları, Doğu Akdeniz enerji rekabetinin nasıl çok boyutlu bir jeostratejik satranç oyununa dönüştüğünü göstermektedir.
Doğu Akdeniz’de Doğal Gaz ve Jeopolitik Rekabet
Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon zenginlikleri, bölge ülkeleri arasında bir işbirliği fırsatı kadar, anlaşmazlık kaynağı da olmuştur. Mısır, İsrail ve Kıbrıs açıklarındaki büyük gaz sahaları (örneğin Zohr, Leviathan, Tamar, Afrodit) bölgenin enerji görünümünü değiştirdi. Avrupa Birliği, Rus gazına olan bağımlılığını azaltmak adına bu kaynakların Akdeniz üzerinden Avrupa’ya taşınmasını arzuladı ve başlangıçta bir Doğu Akdeniz boru hattı fikri destek buldu. Ne var ki, maliyet ve güvenlik endişeleriyle 2020’lerin başında rafa kalkan bu proje, yerini alternatif güzergâh ve yöntem arayışlarına bıraktı.
https://stratejikortak.com/2020/01/dogu-akdenizde-gaz-yataklari.html
Bölgede en acil işbirliği fırsatı, Mısır’ın LNG altyapısının kullanılması oldu. Halihazırda Doğu Akdeniz’de gazı sıvılaştırarak ihraç edebilen tek ülke olan Mısır, 20 yıllık iki LNG terminali sayesinde İsrail ve diğer komşularının gazını Avrupa pazarına ulaştırmada kilit rol oynuyor. Nitekim 2022’de İsrail, AB ve Mısır arasında imzalanan bir anlaşma ile İsrail gazının Sina’daki El-Ariş terminaline boru hattıyla taşınıp LNG formunda Avrupa’ya gönderilmesi kararlaştırıldı. Bu anlaşma, Doğu Akdeniz gazının Türkiye’yi bypass ederek Mısır üzerinden dünya piyasalarına açılmasının bir örneği olması açısından önem arz etmektedir.
Öte yandan, İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs ittifakı, Doğu Akdeniz’de yeni bir stratejik eksen oluşturmuştur. Başlangıçta münferit enerji ve savunma işbirliği şeklinde gelişen İsrail ile Helen dünyası arasındaki yakınlık, zamanla kurumsallaşarak üçlü zirveler, ortak tatbikatlar ve karşılıklı anlaşmalar düzeyine taşındı. Bu işbirliği, sadece gaz çıkarımı ve paylaşımı konusunda değil, askeri ve istihbarat alanlarında da derinleşmektedir. İsrail menşeli Barak MX hava savunma sisteminin GKRY tarafından tedarik edilmesi, adanın doğusunda İsrail’e ait radar ve erken uyarı kabiliyetlerinin konuşlanmasını sağlamıştır. Bu sayede İsrail, Doğu Akdeniz’de Türk hava ve deniz faaliyetlerini yakından izleyebilecek ileri bir üs elde etmiş görünmektedir. Uzman değerlendirmelerine göre, bu tür yatırımlar İsrail’e barış zamanında siyasi koz, çatışma durumunda ise erken uyarı ve savunma avantajı sunmaktadır[6].
150 km menzil Türkiye için tehdit
BARAK ER’nin ilan edilen yaklaşık 150 km menzili doğruysa, Adanın en yakın ana kara parçası Türkiye’nın kıyılarına kadar etki gösterebilir. Bunun anlamı, uçak, helikopter, helikopter ve İHA gibi hava araçları aynı zamanda da seyir füzesi ve kısıtlı olarak balistik füzeleri vurma kabiliyetine sahip olabilir.
İsrail’e istihbarat
Füzelerin tehditinin yanı sıra önemli konu radar ve sensör sistemlerinin açık olduğunda KKTC ve kıyılarımızı izleyecek olması. Bu bilgilerin İsrail tarafından kontrolü veya verilerin aktarılması da istihbarati açıdan ciddi bir sıkıntıyı ortaya koyuyor.
https://tolgaozbek.com/savunma/rumlarin-aldigi-barak-mx-hava-savunma-sistemi-s-300u-hatirlatti/
İsrail-GKRY-Yunanistan işbirliğinin bir diğer boyutu da enerji altyapısı ve mülkiyet bağlantılarıdır. İsrail şirketi NewMed Energy’nin Kıbrıs’ın Afrodit sahasındaki %30’luk hissesi, İsrail ve GKRY’nin enerjide çıkar ortaklığını göstermektedir. İki ülke, Afrodit gazını boru hattıyla Kıbrıs’tan Mısır’a taşıyıp LNG olarak Avrupa’ya ihraç etmeyi planlamaktadır. Bu proje hayata geçerse, Avrupa’nın hem Rusya’ya hem de tek bir LNG tedarikçisine (Katar gibi) bağımlılığını azaltmayı hedeflemektedir.
Türkiye ise bu gelişmeye tepkiyle yaklaşmaktadır, zira Kıbrıs açıklarındaki kaynakların kendi kıta sahanlığına tecavüz ettiğini ve Kıbrıslı Türklerin haklarını gasp ettiğini haklı olarak ve güçlü argümanlarla savunmaktadır. Türkiye; tarihsel ve bölgesel gerçeklikler ve maksimalist devlet politikaları nedeniyle GKRY-İsrail yakınlaşmasını, özellikle de Güney Kıbrıs’ta İsrail askeri varlığının artmasını kendi çıkarlarına yönelik bir tehdit olarak algılamaktadır. Nitekim Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, kısa süre önce Güney Kıbrıs’ı “İsrail’in operasyon üssü” haline gelmekle suçlayarak, İsrail’in bölgesel faaliyetlerine zemin sunduğunu belirtmiştir. Türkiye İsrail-GKRY askeri yakınlaşmasını diplomatik ve askeri açıdan yakından takip ediyor.
Bütün bu gelişmeler, Doğu Akdeniz’deki enerji rekabetinin artık sadece ekonomik kazanç ya da enerji güvenliği meselesi olmadığını, aynı zamanda küresel ve bölgesel aktörlerin nüfuz mücadelesine dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Enerji forumları ve boru hattı projeleri, bir yönüyle devletler arası ittifakların yeni gerilimler yarattığı siyasi arenalar haline gelmiştir. EMGF oluşumunun Türkiye ile Yunanistan/GKRY arasındaki anlaşmazlıkları daha da keskinleştirdiğini, bölgesel çatışmaları kışkırttığı görülmektedir. 2023’te patlak veren yeni çatışmalar (özellikle Gazze savaşı), bu kırılgan diyalog zeminini daha da derinleştirmiştir.
Özetle, Doğu Akdeniz’de doğal gaz jeopolitiği, bir yandan bölge ülkelerini ortak çıkarlar etrafında bir araya getirebilecek potansiyele sahipken, diğer yandan mevcut anlaşmazlıklar çözülemediği takdirde çatışma dinamiklerini besleyen bir unsur haline dönüşmüştür. Bu dengede Türkiye, merkezî bir aktör konumundadır. Ankara’nın politikaları ve hamleleri, hem enerji projelerinin kaderini tayin etmekte hem de bölgesel ittifakların şekillenmesinde kritik rol oynamaktadır.
Türkiye’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz Stratejisi: Mavi Vatan ve Enerji Jeopolitiği
Türkiye, Doğu Akdeniz’deki hamlelerini ulusal çıkarları ve egemenlik hakları perspektifinden şekillendirmektedir. Bu bağlamda son yıllarda sıkça duyulan “Mavi Vatan” doktrini, Ankara’nın deniz yetki alanlarındaki iddialarını ve vizyonunu ifade etmektedir. Mavi Vatan konsepti, Türkiye’nin Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de geniş deniz alanlarını kapsayan, oldukça iddialı ve geleneksel harita sınamalarına meydan okuyan bir yaklaşımdır. Özellikle Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi’nin hak iddia ettiği geniş deniz sahalarının büyük bölümünde tarihî ve hukuki hakları bulunmaktadır. Ve Türkiye bunu bir bekâ ve egemenlik meselesi olarak görmektedir.
https://x.com/turkdegs/status/1336636392244469761/photo/1
Türkiye, Kıbrıs adasının statüsü konusundaki pozisyonunu 1974’ten bu yana değiştirmemiştir: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) adadaki Türk toplumunun meşru yönetimi saymakta, Güney’deki Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ise tüm adayı temsil eden yegâne devlet olarak tanımayı reddetmektedir. Dolayısıyla, Ankara GKRY’nin ilan ettiği MEB’i ve tek yanlı petrol-gaz sondaj ruhsatlarını tanımamaktadır. Rum yönetiminin, Ada’nın tek hâkimi gibi davranıp uluslararası petrol şirketlerine ruhsat dağıtması hem Türkiye’nin kıta sahanlığına tecavüzdür hem de KKTC halkının adanın doğal kaynakları üzerindeki eşit haklarını gasp etmektedir. Bu gerekçelerle Türkiye, GKRY’nin girişimlerine fiilî müdahalede bulunmuştur: Kendi araştırma ve sondaj gemilerini (Fatih, Yavuz, Barbaros vb.) donanma eşliğinde tartışmalı sulara göndererek, Rum tarafının ruhsat verdiği bloklarda faaliyet göstermesine uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları çerçevesinde engel olmuştur.
Türkiye’nin ayrıca, deniz yetki alanı anlaşmazlıklarını uluslararası tahkime götürme veya GKRY ile resmi müzakere yapma önerilerine, Kıbrıs meselesi çözülmeden ve KKTC tanınmadan yanaşması mümkün değildir. Bu şartlarda enerji işbirliği mümkün gözükmemektedir. GKRY, yeni müttefikler bulma yoluna gitmiş; Katar’ın devlet şirketi QP’yi bazı parsellerde ortak ederek ve EMGF’ye üye olup çok taraflılığı kullanarak, kendince avantaj yaratmaya çalışmıştır. Ancak Türkiye Libya ile yaptığı deniz sınırı anlaşması (2019) ve Libya’da askeri varlık tesis etmesi, Doğu Akdeniz’deki denklemi değiştiren adımlardır. Türkiye-Libya Mutabakatı, Türkiye’ye Akdeniz’in ortasına kadar uzanan bir MEB şeridi kazandırmıştır. Ankara bu anlaşmayla, EastMed boru hattı gibi Türkiye’yi by-pass eden projelerin kendi izni olmaksızın gerçekleşemeyeceğini göstermiştir.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz stratejisinin bir diğer boyutu da enerji transit merkezi olma vizyonudur. Türkiye, coğrafi konumu sayesinde yıllardır Rusya, Hazar ve Orta Doğu doğal gazının Avrupa’ya iletiminde bir köprü işlevi görmektedir. TANAP, Mavi Akım, TürkAkım gibi büyük boru hatları sayesinde Türkiye Anadolu’yu fiilen bir enerji koridoru haline getirmiştir. Doğu Akdeniz gazının da bu koridora dahil edilmesi, Ankara’nın uzun vadeli hedefi olarak belirecektir. Ancak burada jeopolitik engeller devreye girmektedir: İsrail-Türkiye boru hattının denizden döşenmesi halinde GKRY’nin MEB’inden geçmesi kaçınılmazdır ve Kıbrıs sorunundan ötürü bu güzergâh sorunludur.
Türkiye’nin son dönemde izlediği siyaset, 2019-2020’de had safhaya çıkan Doğu Akdeniz geriliminin ardından diplomasiye ağırlık vermek yönünde gelişmiştir. 2021-2022 yıllarında Yunanistan ile istikşafi görüşmeler yeniden başlamıştır. Bu taktik yumuşama, Türkiye’nin Doğu Akdeniz enerji denklemine bir şekilde entegre edilmesinin bölge istikrarına hizmet edeceğini netlikle ortaya koymuştur.
Özetle, Türkiye’nin Doğu Akdeniz stratejisi, ulusal egemenlik iddiaları (Mavi Vatan), KKTC’nin haklarının savunulması, enerji merkezi olma hedefi ve bölgesel güç projeksiyonu gibi unsurların bileşiminden oluşmaktadır. Türkiye’nin onayı veya en azından katılımı olmaksızın Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya ulaştıracak en kestirme rotaların işletilmesi oldukça güçtür.
İsrail’in Bölgesel Stratejisi ve “Gerçek Amaçları”
[3] https://en.unav.edu/web/global-affairs/la-guerra-en-gaza-lastra-los-proyectos-de-gasoducto-de-la-region
[4] 27 Kasım 2019'da imzalanan anlaşma, iki ülkenin Akdeniz'de belirlenen sınırlar içinde doğal kaynaklarda hak talep edebilecekleri anlamına geliyor. Dönemin Libya Başbakanı Fayiz es-Serrac ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın görüşmesinin ardından Libya'da kalıcı barış, istikrar ve güvenliğin sağlanmasına katkıda bulunmak ve karşılıklı fayda temelinde mümkün olan tüm alanlarda ilişkiler geliştirmek amacıyla imzalanan anlaşma, 2020'de Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres tarafından BM Şartı'nın 102. maddesi gereğince onaylandı.Hakkaniyet ilkesi ve uluslararası hukuk kurallarına uygun düzenlenen Türkiye-Libya deniz yetki alanları anlaşması, her iki ülkenin de Doğu Akdeniz'deki hak ve çıkarlarını korumayı amaçlıyor.
[5]https://www.aa.com.tr/tr/gundem/turkiye-ve-libyanin-egemenlik-haklarini-koruyan-deniz-yetki-anlasmasi-5inci-yilini-doldurdu/3406013
[6] https://www.setav.org/en/experts-respond-israels-ambitions-on-the-cyprus-island
İsrail, Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan enerji fırsatlarını yalnızca ekonomik kazanç penceresinden değil, jeopolitik ve stratejik bir perspektiften değerlendirmektedir. 2010’larda keşfettiği büyük gaz sahaları (Tamar, Leviathan vb.) sayesinde İsrail, enerji ithalatçısı konumundan ihracatçı konumuna geçerek kendine yeni bir diplomatik manevra alanı açmaya çalışmıştır. Tel Aviv yönetimi, doğal gazı hem komşu ülkelere satıp onlarla bağlarını geliştirmek hem de Avrupa’ya ihracat yoluyla stratejik önemini artırmak istemiştir. Nitekim Ürdün ve Mısır ile milyarlarca dolarlık gaz anlaşmaları imzalayan İsrail, bu ülkelere enerji sağlayarak ekonomik bağımlılık ilişkileri tesis etmeye yöneldi. Özellikle Mısır ile kurulan mekanizma dikkat çekicidir: İsrail gazı, mevcut boru hatları ile Mısır’ın Sina’daki tesislerine ulaştırılıp LNG formunda Avrupa ve Asya’ya gönderilmektedir. Bu sayede İsrail, Avrupa’nın Rus gazına alternatif arayışında kritik bir tedarikçi olarak konum almaya çalışmaktadır.
İsrail’in enerji hamlelerinin belki de daha önemli boyutu, bölgesel ittifak stratejisi ile ilgilidir. Enerji, İsrail için bölgedeki izolasyonunu kırmanın bir aracı haline geldi. 2010’lu yıllardan itibaren Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile geliştirilen üçlü mekanizma, başlangıçta ortak askeri tatbikatlar ve siyasi istişareler şeklinde ortaya çıktı. Zamanla bu üçlü, “Enerji Üçgeni” olarak adlandırılan bir ekonomik ortaklığa da evrildi. İsrail-Yunanistan-GKRY arasında imzalanan anlaşmalar, Doğu Akdeniz’de doğal gaz arama, elektrik kablo bağlantıları (EuroAsia Interconnector gibi) ve hatta yenilenebilir enerji entegrasyonu projelerini kapsamaktadır. Bu çok boyutlu ortaklık, İsrail’e hem enerji ihracatında yeni bir rota, hem de Türkiye karşısında stratejik bir denge unsuru sağlamaktadır.
Örneğin, Kıbrıs’ın batısında İsrail yapımı hava savunma sistemlerinin konuşlanması, Türkiye açısından hava sahası takibi konusunda bir meydan okuma yaratırken İsrail’e Doğu Akdeniz’de ileri bir gözlem noktası kazandırmıştır. İsrail’deki güvenlik elitleri, bu tür yatırımların Türkiye’nin olası tepkilerini provoke ederek, uluslararası topluma karşı kendilerine meşruiyet zemini yaratabileceğini dahi hesaplamaktadır. Bir analiz, İsrail’in Güney Kıbrıs’ta askeri varlığını artırarak Türkiye’yi tepki vermeye kışkırtmak ve olası bir Türk sert tepkisini “bakın Türkiye agresif, biz meşru önlemler alıyoruz” şeklinde sunmak gibi bir diplomatik manevra planı güttüğünü öne sürmüştür. Bu, İsrail’in zaman zaman kendi adımlarına karşı Türkiye’den gelen sert söylemleri uluslararası alanda kullanarak, Türkiye karşıtı bir anlatı oluşturma çabasına işaret etmektedir.[1]
İsrail’in “gerçek amaçları” kapsamında, Tel Aviv’in Doğu Akdeniz’deki hamlelerinin ardında birkaç katmanlı hedeften söz edilebilir:
Diğer taraftan Filistin toprakları ve Doğu Akdeniz’deki enerji rezervleri dünya elitlerinin gözlerini diktikleri noktalardan biri. Ukrayna’nın madenleri, Venezuela’nın petrolü, İran’ın gazı gibi Gazze kıyılarındaki trilyonluk gaz rezervi de küresel yapıların önceliği.
“18 Haziran 2023’te İsrail, Gazze açıklarında bir gaz sahasının işletilmesi için ön onay verdi. İsrail Enerji Bakanlığı, Gazze’de deniz doğal gazı arama faaliyetleri için ihaleyi 2023 yılının Temmuz ayında açtı. Üç ay sonra, 7 Ekim 2023’te katliam başlatılacaktı. Kan oluk oluk akarken sivil halk, çoluk çocuk, hasta yaşlı demeden katledilirken bir soykırım süregiderken Netenyahu’nun Enerji Bakanı, 29 Ekim’de yani 7 Ekim’den üç hafta sonra altı şirketten oluşan iki konsorsiyuma 12 adet lisans verdi. Biri İngiliz BP, diğeri İtalyan ENİ enerji devi önderliğinde gaz arama izni içeren 12 lisans. Kısacası, Gazze kıyılarında ve Doğu Akdeniz’e uzanan trilyonluk doğal gaz rezervleri; ABD İngiliz ve İtalyan, İsrail ve bazı Arap ülkelerine ait şirketler arasında paylaşılıyordu. Paylaşımın içindekiler pay kavgasını sürdürürken dışarda kalan ülkeler de seslerini yükselttiler. Filistin halkını düşünüyormuş, katliama dur diyormuş gibi görünenlerin çoğu yeni paylaşımdan pay almak istiyor. ABD bu arada Kıbrıs Rum Kesimi’nin kıyılarında doğal gaz ve petrol sondajına birlikte başladı. 280 adet İsrail şirketi Rum kesimine yerleşmiş durumda. ABD doğal gazının ticareti yapan bir şirket Rum kesiminde… Tıpkı GUAM, Amerika’nın SAMOA’sı, ABD VİRJİN Adaları gibi. Gazze’de karar verici konumda bir konseyden söz eden Trump, sömürge valiliğine Tony Blair’i getiriyor. Buradaki servetin yönetimi kendisinde ve ABD Enerji Bakanlığı’nda olacak. Hedef, tüm bölgeyi yeniden şekillendirmek, Mısır’ın, Ürdün’ün Suudi Arabistan’ın ama öncelikle Türkiye sınırından Mısır Sina yarımadasına kadar olan kıyı şeridinde Amerikan askeri ablukasını kurmak ve trilyonluk gaz rezervine el koymak”[4].
Netice itibariyle, İsrail Doğu Akdeniz stratejisini çok katmanlı bir plan çerçevesinde yürütmektedir: Enerji kaynaklarını ekonomik kazanca ve diplomatik kaldıraçlara dönüştürmek, bölgesel ittifaklarla Türkiye ve İran gibi rakiplerini dengelemek, Filistin üzerinde kontrolü sürdürmek ve iç politik arenada güçlü görünmek. Bu amaçlar, elbette resmî söylemde doğrudan dile getirilmese de, bölgede atılan adımların analizinden ortaya çıkan örtük hedefler olarak değerlendirilebilir.
Filistin ve Gazze: Enerji Boyutu ve Türkiye’nin Yaklaşımı
Filistin meselesi, Ortadoğu politikasının ayrılmaz bir parçası olduğu kadar, Doğu Akdeniz enerji denkleminin de göz ardı edilemez bir boyutudur. Gazze Şeridi, coğrafi olarak Doğu Akdeniz’in Levant havzasında yer alır ve açıklarında önemli doğal gaz rezervlerine sahiptir. Bu rezervlerin sembolü haline gelen Gaza Marine sahasının 30-35 milyar metreküp gaz içerdiği saptanmıştır[5].
Gazze’de süren trajedi, enerji boyutuyla da Filistin halkını etkilemektedir. Halihazırda Gazze’nin elektriği büyük oranda dışarıdan gelen yakıtlara ve İsrail’den kısıtlı elektrik satın alımına bağlıdır. Gaza Marine işletilebilseydi, Gazze hem kendi elektriğini üretebilecek hem de belki ihraç ederek ekonomik kalkınma sağlayabilecekti. Savaşın yıktığı Gazze’yi yeniden inşa etmek için de bu gazın gelirine ihtiyaç olduğu aşikardır. Bir enerji uzmanının belirttiği gibi, “bu saha Filistin’e güvenilir bir enerji kaynağı sağlayabilir ve Gazze’nin yeniden imarına finansman katkısı sunabilir”. Fakat güvenlik durumu belirsiz kaldıkça, bu umut ne yazık ki canlı tutulamıyor.[6]
Türkiye, Filistin davasını uzun yıllardır dış politikasının öncelikli bir unsuru kılmış bir ülke olarak, Gazze’deki insani krizin en gür sesli savunucularından biri olageldi. Ankara, İsrail’in sert güç kullanımını uluslararası platformlarda eleştirirken, Filistinlilerin haklarına sahip çıkan bir diplomasi izledi. Bu tavır, Türk hükümetine bölge halkları nezdinde popülarite kazandırsa da İsrail ile ilişkilerde sık sık gerilime yol açtı. Enerji boyutunda ise Türkiye, Filistin’i denklemde tutacak bazı girişimlerde bulundu. Örneğin 2016’da Türkiye ile İsrail ilişkileri normalleşme yoluna girdiğinde, Türk tarafı Gazze’ye elektrik sağlama ve belki de ileride Gaza Marine’in geliştirilmesine katkı sunma isteğini dile getirmişti. Hatta Türkiye’nin devlet şirketi TPAO’nun bir gün Filistin sularında lisans alarak bu sahayı geliştirme ihtimali bile konuşuldu. Ancak şartlar olgunlaşmadığı için somut adımlar atılamadı. Yine de Türkiye, Filistin Yönetimi ve Katar gibi müttefikleriyle birlikte, Gazze halkının enerji ve insani ihtiyaçları konusunda zaman zaman proje önerileri getirmektedir (Gazze’ye yüzer elektrik santrali gönderme fikri vb.). Bu çabalar, Türkiye’nin Filistin politikasının insani ve stratejik boyutunun bir uzantısıdır: Ankara bir yandan Gazze’de yaşanan trajediyi hafifletmeye çalışırken, diğer yandan da Filistin meselesinde söz sahibi bölgesel aktör rolünü pekiştirmek istemektedir.
Özetle, Filistin meselesinin enerji boyutu, Gazze açıklarındaki rezervlerin akıbeti ve Gazze’nin yeniden imarı gibi unsurları kapsamakta; bu da Türkiye’nin bölge politikasıyla yakından ilişkilidir. Türkiye, Filistin yanlısı tutumunu sürdüredursun, İsrail ve müttefikleri Filistin’i denklem dışı bırakan planlarını hayata geçirmeye çalışmaktadır. Bu çelişki, bölgesel strateji analizinin önemli bir boyutunu oluşturur ve çözülmediği takdirde Doğu Akdeniz’de kapsamlı bir işbirliği zemininin oluşmasını zorlaştırmaktadır.
Böylesi bir ortamda Türkiye’nin konumu, hem güçlülük hem kırılganlık unsurlarını birlikte barındırır. Türkiye, jeostratejik pozisyonu, askeri yetenekleri ve enerjideki transit rolü sayesinde göz ardı edilemeyecek bir ülkedir. Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya en ekonomik ulaşım yolu Türkiye topraklarından veya karasularından geçmek durumundadır – ister mevcut boru hatlarına bağlanarak, ister yeni hatlarla. Bu gerçeklik, Türkiye’ye bir pazarlık kozu sunmaktadır. Nitekim Türkiye’yi dışlama amaçlı görülen EastMed deniz altı boru hattı projesi ekonomik ve siyasi engellere takılmış, yaşayabilir olmadığı anlaşılmıştır. Bunun yerine Mısır üzerinden LNG sevkiyatı veya ileride Türkiye rotasının değerlendirilmesi gibi esnek modeller gündeme gelmektedir. Bu da Ankara’nın tezlerinde ne kadar haklı olduğunu göstermektedir: Türkiye’siz denklem mümkün değildir.
İsrail’in Kıbrıs Planı ve Türk Kesimi: “Poseidon’un Gazabı” Senaryosu
Kuzey Kıbrıs sınır hattında bir Türk gözlem kulesi; Türkiye ve KKTC bayrakları birlikte dalgalanıyor. Son dönemde İsrail medyasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne (KKTC) dair dikkat çekici iddialar yer aldı. Özellikle Israel Hayom gazetesinde yayımlanan bir köşe yazısı, KKTC’deki Türk varlığını İsrail için büyüyen bir güvenlik sorunu olarak tanımlayarak bölgede tansiyonu yükseltecek ifadelere yer verdi. Uluslararası ilişkiler uzmanı Shay Gal imzalı bu yazıda, Türkiye’nin adadaki askeri ve istihbari varlığının ileride “ciddi bir tehdit” oluşturabileceği öne sürülerek “gerekirse Türkler Kuzey Kıbrıs’tan çıkarılmalı” denildi.
Israel Hayom’daki İddialar ve “Poseidon’un Gazabı” Senaryosu
Shay Gal’ın 29 Temmuz 2025 tarihli makalesi, “Kuzey Kıbrıs sadece Rumların değil, İsrail’in de sorunudur” başlığını taşıyordu. Gal, 1974’ten bu yana adanın kuzeyinde süregelen Türk askeri varlığının artık sadece Türkiye-Yunanistan eksenli bir mesele olmaktan çıktığını, fiilen İsrail’in ulusal güvenliğini de ilgilendiren bir sorun haline geldiğini savundu. Makalede Türkiye’nin KKTC’yi yıllar içinde bir “ileri askeri istasyon” haline getirdiği, bölgede Silahlı İnsansız Hava Araçları (SİHA), uzun menzilli füze sistemleri ve elektronik istihbarat (SIGINT) altyapısı konuşlandırdığı iddiaları yer aldı. Özellikle Bayraktar TB2 ve Akıncı SİHA’ların Geçitkale/Lefkoniko üssünde bulundurulduğu, bu araçların ve adadaki ATMACA gemisavar füzeleri ile Tayfun balistik füzelerinin İsrail’in açık deniz enerji tesislerini ve hatta ülke topraklarını tehdit edebilecek menzile ulaştığı öne sürüldü[7].
Gal’ın yazısında en dikkat çekici öneri, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) koordinasyonuyla olası bir askerî müdahale planı hazırlanması yönündeydi. “İsrail’in rolü veya arzusu Kuzey Kıbrıs’ı kurtarmak değildir. Ancak tehdidin kritik eşiğe ulaşması halinde stratejik duruşumuz değişmelidir” diyen yazar, şartlar oluşursa üçlü bir operasyon planının devreye sokulabileceğini belirtti. Bu acil durum planına mitolojik bir isimle “Poseidon’un Gazabı” denilebileceğini yazdı. Söz konusu senaryonun ana hatları şu şekilde özetlendi:
Israel Hayom’daki analiz, İsrail’in gelişmiş hava gücü ve operasyonel kabiliyetleriyle böyle bir harekâtı gerçekleştirebileceğini ima etti. Gal, “Eğer Kuzey Kıbrıs, İsrail için kritik bir tehdit haline gelirse adadan Türklerin çıkarılması zorunluluk olacaktır” diyerek tehdidin büyümesi durumunda güç kullanma seçeneğinin masada olabileceğini vurguladı. Ayrıca geçmişte düşük ihtimal görülen bazı askerî senaryoların (örneğin İsrail’in İran’ın nükleer tesislerine saldırısı) gerçeğe dönüştüğünü hatırlatarak, bugün uzak ihtimal gibi duran bir Kıbrıs operasyonunun ileride gerekebileceğini öne sürdü.
Türkiye ve KKTC Cephesinden Tepkiler
Shay Gal’ın Kuzey Kıbrıs’ı “kurtarma” senaryosu, Türkiye ve KKTC’de sert tepkiyle karşılandı. Her ne kadar söz konusu yazı resmi bir devlet açıklaması olmasa da, diplomatik çevrelerde rahatsızlık yarattı ve kamuoyunda tartışma başlattı. Özellikle KKTC kanadından üst düzey açıklamalar geldi. KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, 31 Temmuz’da CNN Türk’e bağlanarak Israel Hayom’daki analizi “provokatif” ve “yadırganacak” bir çıkış olarak nitelendirdihabervakti.comhabervakti.com. Tatar, 1974 Barış Harekâtı’ndan bu yana adanın kuzeyinde barış ve istikrarın hüküm sürdüğünü vurgulayarak Türkiye’nin garantörlük hakkıyla adada bulunduğunu ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin KKTC’de barışın teminatı olduğunu ifade etti. “Bizim kimsenin toprağında gözümüz yoktur” diyen Tatar, gündemde böyle bir konu olmadığını, Rum tarafının dahi böyle bir talep veya beklenti içinde olmadığını belirtti. Bu tür söylemlerin Güney Kıbrıs’ı bile tedirgin edebileceğine dikkat çekerek, “İsrail’deki yetkililere daha akıllı açıklamalar yapmalarını tavsiye ediyorum” sözleriyle tepki gösterdi[8].
KKTC hükümetinden bir diğer güçlü reaksiyon ise Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı’dan geldi. Arıklı, sosyal medyada “İsrail’in Kıbrıs rüyası” başlığıyla yaptığı açıklamada, Israel Hayom’un bahsi geçen yazısını İsrail’in derin devlet yaklaşımlarının yansıması olarak niteledi. “Kurulduğu andan itibaren önüne gelen ülkeyi işgal eden İsrail şimdi de gözünü Kıbrıs’a dikmiş görünüyor” diyen Arıklı, Shay Gal’ın dile getirdiği KKTC’yi ortadan kaldırma fikrine karşı “Geleceğiniz varsa göreceğiniz de var” ifadeleriyle meydan okudu[9]kibrisgenctv.com. Arıklı ayrıca Güney Kıbrıs’ın İsrail’e askeri üsler ve ayrıcalıklar tanıdığına dikkat çekerek, “Güney Kıbrıs önüne gelene askeri üs verip anlaşma yapıyor, bu masum; KKTC’nin Türkiye ile savunma işbirliği yapması tehlike öyle mi? Hadi oradan” diyerek çifte standarda tepki gösterdi.
Öte yandan, KKTC yönetimi Ada’da İsrail kaynaklı faaliyetlere karşı da temkinli bir duruş sergiliyor. Son dönemde hem KKTC’de hem GKRY’de İsrailli kişi ve grupların emlak satın alımları, yatırımları ve bazı dini/yardım organizasyonları (örneğin Chabad gibi) üzerinden nüfuz kazanma girişimleri Türk tarafında tartışma konusu oldu. KKTC parlamentosu üyelerinden Yasemin Öztürk, İsrail’in bölgede “sessiz bir işgal” yürüttüğünü, özellikle Gazze savaşı sonrasında Güney’e on binlerce İsraillinin akın ettiğini ve Kuzey’de de mülk alımlarına yöneldiğini belirterek, hükümeti bu konuda adım atmaya çağırdı. Nitekim KKTC makamları son dönemde yabancıların toprak edinimine kısıtlamalar getirme yönünde adımlar atmış ve özellikle organize Yahudi topluluklarının faaliyetlerini yakından izleme kararı almıştır. Dolayısıyla, İsrail tarafının KKTC’ye dair “güvenlik tehdidi” söylemlerine karşılık, KKTC de İsrail’in adadaki artan varlığını şüpheyle karşılayan bir politika izlemeye başlamıştır[10].
Senaryo Gerçekçi mi? Değerlendirme ve Olasılıklar
Israel Hayom’da ortaya atılan “Poseidon’un Gazabı” senaryosu, kağıt üzerinde bölgedeki güç dengelerini kökten değiştirecek cüretkâr bir planı tarif ediyor. Ancak böylesi bir üçlü müdahalenin gerçekçi olup olmadığı ciddi soru işaretleri barındırıyor. Öncelikle, KKTC’ye yönelik bir askeri harekât demek, doğrudan NATO üyesi Türkiye ile sıcak çatışma anlamına gelecektir. Türkiye’nin 40 bine yakın askeriyle güçlü biçimde konuşlandığı bir bölgeden zorla çıkarılması, Yunanistan ve İsrail’in tüm askeri teknolojik üstünlüğüne rağmen son derece riskli ve yıkıcı bir savaşı tetikler. Böyle bir çatışma, sadece Doğu Akdeniz’i değil, NATO’yu ve bölgedeki diğer güçleri de içine çekebilecek öngörülemez sonuçlar doğurur. Nitekim, İsrailli yazarın iddia ettiğinin aksine NATO’nun 5. madde korumasının işlemeyeceği varsayımı tartışmalıdır; zira Kuzey Kıbrıs uluslararası tanınma açısından farklı bir statüde olsa da, Türkiye ile Yunanistan/İsrail arasında çıkacak geniş çaplı bir savaşa ABD ve Avrupa’nın kayıtsız kalması beklenemez. Velev ki kayıtsız kalsa da Türkiye’nin askeri kabiliyeti yeterli ölçüde mukabelede bulunacak seviyededir.
Nitekim Türk basını da Israel Hayom’daki planı bir “kurgu/fantezi” olarak tanımlamış, “PlayStation oyunu senaryosu” benzetmesiyle dalga geçilmiştir. Ancak burada önemli olan, İsrail-Yunanistan-GKRY üçlüsünün Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı stratejik işbirliğini derinleştirdiği gerçeğidir. Bu da Ankara açısından ciddiye alınması gereken bir gelişmedir.
Bölgedeki Gerilim ve İsrail’in Odaklandığı Adımlar
Israel Hayom’da çıkan analiz, İsrail ile Türkiye arasındaki jeopolitik rekabetin Kıbrıs üzerinden yeni bir boyuta taşınabileceğinin sinyalini vermektedir. Aslında 2020’lerden itibaren Doğu Akdeniz’de iki ülkenin farklı kamplarda pozisyon aldığını görmekteyiz: İsrail, Mısır, Yunanistan ve GKRY arasında enerji ve savunma eksenli yakınlaşma yaşanırken; Türkiye ise Doğu Akdeniz Gaz Forumu dışında bırakılmasına tepki göstermiş, Mavi Vatan doktriniyle deniz haklarını savunmaya girişmiştir. Kıbrıs konusu, bu satranç tahtasında kritik bir kare olarak öne çıkmaktadır.
İsrail’in son dönemde Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile askeri ve istihbarat işbirliğini yoğunlaştırdığı biliniyor. Rum Savunma Bakanı’nın ifadeleriyle, “İsrailliler 3 dakika içinde Kıbrıs’ta olabilir; ülkemizdeki üsleri kullanmada onlara ayrıcalık tanınacak” sözleri bu yakınlığın göstergesidir. Nitekim İsrail Hava Kuvvetleri ve özel birlikleri zaman zaman GKRY topraklarında ortak tatbikatlar düzenlemekte, Baf’taki hava üssünü kullanım imkânları tartışılmaktadır. Yine İsrail’in son yıllarda GKRY’ye bazı savunma sistemleri (örneğin insansız hava araçları veya radar sistemleri) sattığı ve teknik destek sağladığı haberleri mevcuttur. Bu adımlar, İsrail’in dolaylı olarak Kıbrıs’ın kuzeyindeki Türk varlığını çevreleme ve izleme stratejisinin parçaları olarak görülebilir.
Öte yandan İsrail, KKTC kaynaklı tehdit iddialarını uluslararası platformlarda gündeme getirmeye başlamıştır. Özellikle Hamas’ın finansal ağları veya İran bağlantılı hücrelerin KKTC’de faaliyet gösterdiği yönündeki İsrail istihbarat bulguları, Batılı müttefiklerle paylaşılmakta ve KKTC’nin “terörle mücadele zaafiyeti olan bir kara delik” olarak tanıtılmasına çalışılmaktadır. Bu, İsrail’in ileride KKTC’ye yönelik muhtemel bir hamle için uluslararası zemin hazırlama çabasının parçası olabilir.
Bölgeye baktığımızda, Doğu Akdeniz’de yeni bir gerilim hattının şekillendiği söylenebilir. İsrail’in bu çıkışı, Türkiye ile arasındaki sorunlara Kıbrıs faslını da eklemiştir. Zaten halihazırda Gazze, Suriye, Libya ve enerji konularında farklı cephelerde bulunan iki ülke, şimdi Kıbrıs meselesinde de karşıt konumlara yerleşmektedir. Bu durum, diplomatik temaslarda ve uluslararası platformlarda karşılıklı ithamların artmasına yol açabilir.
Sonuç
Israel Hayom’da ortaya atılan KKTC senaryosu, bölgede mevcut fay hatlarını biraz daha belirginleştiren bir çıkış oldu. “Poseidon’un Gazabı” adıyla anılan olası operasyon planı, şimdilik kağıt üstünde agresif bir düşünce deneyi olarak kalmakla birlikte, Türkiye tarafının hassasiyetlerini gözler önüne sermiştir. Bu tür bir askeri müdahale ihtimali reel-politik açıdan uzak olsa da, tarafların algı düzeyinde yeni bir gerilimin tohumları atılmış durumdadır. İsrail, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’taki varlığını kendi güvenliğine yönelik potansiyel bir tehdit olarak uluslararası topluma anlatma arayışına girmiş görünmektedir. Türkiye ve KKTC ise bu söylemi kesin bir dille reddederek adadaki Türk varlığının vazgeçilmez bir istikrar unsuru olduğunu savunmaya devam edecek.
Kıbrıs ve Doğu Akdeniz ekseninde şekillenen enerji mücadelesi, sadece bir bölgesel anlaşmazlıklar dizisi değil, aynı zamanda Ortadoğu’nun geniş stratejik satranç tahtasının bir parçasıdır. Bu raporda ele alındığı üzere, doğal gaz keşiflerinin yol açtığı beklentiler ilk başta barış ve işbirliği umutlarını artırsa da, uzun süredir çözümsüz kalan siyasi ihtilaflar nedeniyle tam tersi sonuçlar da doğurmuştur. Türkiye’nin Kıbrıs’taki ve Doğu Akdeniz’deki menfaatleri, tarihsel bağların (1974 Kıbrıs olgusu), milli güvenlik endişelerinin (Mavi Vatan savunusu) ve ekonomik çıkarların (enerji hub’ı olma hedefi) iç içe geçtiği bir bütünlük arz etmektedir. Ankara, bu çıkarları korumak için zaman zaman sert güç kullanmaktan çekinmemiş, zaman zaman da diplomasiyi öne çıkararak uzlaşı arayışına girmiştir.
İsrail, Yunanistan ve GKRY’nin oluşturduğu karşı cephe ise kendi perspektifinden güvenlik ve egemenlik çıkarlarını savunurken, fiilen Türkiye’yi dengelemeyi amaçlayan bir ittifaka dönüşmüştür.
Ancak Türkiye’siz bir Doğu Akdeniz denkleminde kalıcı denge kurmanın zor olduğu yaşanan tecrübelerle anlaşılmıştır.
Sonuç olarak, Türkiye’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki menfaatlerini koruması, geniş Ortadoğu stratejisi içinde akılcı, sabırlı ve çok yönlü bir politika yürütmesine bağlıdır.
Şu an için Doğu Akdeniz’de sular durulmasa da, uzun vadede kazan-kazan senaryolarına yönelmek herkesin menfaatinedir. Doğal gaz, tükenebilir bir kaynaktır ama barış ve işbirliği ortamı sağlanırsa yerini yenilenebilir projelere, elektrik ticaretine ve ortak refah girişimlerine bırakabilir. Türkiye, Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de kendi çıkarlarını merkeze alan bir strateji izlerken, bölgesel barış ve istikrara hizmet edecek açılımlarla bu çıkarları tahkim etmelidir.
Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları etrafında şekillenen mücadele, ekonomik çıkarların çok ötesinde jeopolitik bir satranç tahtasına dönüşmüştür. Bölgedeki doğalgaz rezervlerinin paylaşımı ve güzergâh seçimi, devletlerin deniz yetki alanı egemenliklerini, askeri konuşlanmalarını ve diplomatik ittifaklarını doğrudan etkilemektedir. Türkiye’nin Mavi Vatan eksenli kararlı duruşu ile İsrail-Yunanistan-GKRY hattındaki yakın işbirliği arasında süregelen gerilim, tarafları zaman zaman sert güç kullanımını içeren senaryoları dillendirme noktasına getirmiştir. "Poseidon’un Gazabı" gibi harp oyunu niteliğindeki kurgular, fiiliyata dökülmese bile, Doğu Akdeniz enerji jeopolitiğinin ne derece kırılgan ve militarize bir yapıya evrildiğini gözler önüne sermektedir. Bu şartlar altında, bölge ülkelerinin uluslararası hukuka dayalı çok taraflı çözümler ve diplomatik uzlaşı mekanizmaları geliştirmesi, hem enerji güvenliğinin sürdürülebilmesi hem de uzun vadeli bölgesel istikrarın sağlanması açısından hayati önem taşımaktadır.
Kaynaklar:
[3] https://www.aa.com.tr/en/energy/energy-diplomacy/recognition-of-palestine-could-unlock-gaza-marine-gas-resources-experts/
[5] https://www.aa.com.tr/en/energy/energy-diplomacy/recognition-of-palestine-could-unlock-gaza-marine-gas-resources-experts