SREBRENİTSA KATLİAMI, DEVLET SORUMLULUĞU VE ULUSLARARASI HUKUK VE
.png)
GİRİŞ
Srebrenitsa, yalnızca Temmuz 1995’te işlenmiş bir kitlesel vahşet değil, aynı zamanda uluslararası hukukun farklı katmanlarını aynı dosyada bir araya getiren kurucu bir olaydır: soykırım hukuku, devlet sorumluluğu, bireysel cezai sorumluluk, uluslararası örgütlerin sorumluluğu, barışı koruma hukukunun sınırları ve nihayet “Koruma Sorumluluğu”nun düşünsel zemini bu olay etrafında yeniden biçimlenmiştir. Uluslararası Ceza Mahkemeleri ve Uluslararası Adalet Divanı içtihadı sayesinde Srebrenitsa, “etnik temizlik” ile “soykırım” arasındaki çizginin nereye çekileceğini; “özel kast”ın nasıl ispatlanacağını; bir devletin doğrudan fail sayılması ile önleme ve cezalandırma yükümlülüğünü ihlal etmesi arasındaki farkı; ayrıca komuta sorumluluğunun ceza hukuku içindeki yerini açıklığa kavuşturan temel bir laboratuvar işlevi görmüştür.
Bu nedenle Srebrenitsa’yı yalnızca “bir katliam” başlığı altında okumak eksik kalır. Hukuken belirleyici olan, bir yandan ICTY (International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia)1 ve IRMCT (International Residual Mechanism for Criminal Tribunals)2; öte yandan ICJ (International Court of Justice)3 nin Sırbistan’ı Genocide Convention çerçevesindeki devlet yükümlülükleri bakımından değerlendirmiş olmasıdır. Bu ikili yapı, aynı tarihsel olayın iki ayrı normatif düzlemde farklı sonuçlar doğurabileceğini gösterir: birey bakımından ceza, devlet bakımından ise isnat, ihlal, tazmin ve tekrar etmeme yükümlülüğü.
Srebrenitsa ile Gazze arasında kurulması gereken bağ; uluslararası hukukun her iki durumda da insan yaşamını koruma amacına ne ölçüde hizmet edebildiğinin değerlendirilmesidir. Srebrenitsa'nın hukuki mirası, uluslararası toplumun kitlesel suçlara karşı seçici değil, evrensel ve tutarlı bir yaklaşım benimsemesini zorunlu kılmaktadır.

Srebrenitsa Soykırımı, 1991–1995 Yugoslavya İç Savaşı'nda (Hırvatistan Savaşı ve Bosna Savaşı) Sırp Cumhuriyeti Ordusu'nun Srebrenitsa'ya karşı giriştiği harekât esnasında Temmuz 1995'te yaşanan ve en az 8.372 Müslüman Boşnak erkek ve çocuğun Bosna–Hersek'in Srebrenitsa kasabası ve çevresinde, Ratko Mladić komutasındaki ağır silahlarla donatılmış Sırp ordusu tarafından sistematik olarak öldürülmesidir. Katliamda bir kısım kadın ve küçük yaşta çocuğun da öldürüldüğü, belgelerle kanıtlanmıştır. Kırıma, Sırp Cumhuriyeti Ordusu'nun yanı sıra "Akrepler" olarak tanınan Sırbistan özel güvenlik güçleri de katılmıştır. Birleşmiş Milletler, Srebrenitsa'yı güvenli bölge ilan etmiş olmasına karşın 400 silahlı Hollanda barış gücü askerinin varlığı katliamı önle(ye)memiştir.
Srebrenitsa katliamı II. Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa'da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı olması ve Avrupa'daki hukuksal olarak ilk kez belgelenmiş soykırım olması açısından da önem taşır.
2002 yılında katliamla ilgili bir raporun ardından Hollanda hükûmeti katliamı önleyemediği gerekçesiyle toplu olarak istifa etti. 2013, 2014 ve 2019'da Hollanda devleti, Hollanda yüksek mahkemesi ve Lahey bölge mahkemesinde 300'den fazla insanın ölümünü önlemek için yeterli çabayı göstermemekten sorumlu bulundu. Nisan 2013'te Sırbistan Cumhurbaşkanı Tomislav Nikolić, Srebrenitsa'da işlenen "suç" nedeniyle özür diledi ancak bunu soykırım olarak adlandırmayı reddetti. Birleşmiş Milletler, 23 Mayıs 2024 tarihinde alınan kararla, 11 Temmuz'u Srebrenitsa Soykırımını Anma Günü olarak kabul etti.
.png)
ICJ’nin Application of the Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide (Bosnia and Herzegovina v. Serbia and Montenegro) başlıklı 26 Şubat 2007 tarihli kararı, Soykırım Sözleşmesi’nin devlet sorumluluğu boyutunu ilk kez esas bakımından yorumlayan karardır. Mahkeme, Srebrenitsa’da soykırım işlendiğini kabul etmiş; ancak Sırbistan’ın bu soykırımın doğrudan faili olduğu, suça ortak olduğu ya da VRS’nin eylemlerinin tümüyle Sırbistan’a isnat edilebildiği sonucuna varmamıştır. Buna karşılık Mahkeme, Sırbistan’ın soykırımı önleme yükümlülüğünü ihlal ettiğine; faillerin cezalandırılması bakımından, özellikle Ratko Mladić’i ICTY’ye teslim etmemek suretiyle cezalandırma/iş birliği yükümlülüğünü ihlal ettiğine; ayrıca 1993 tarihli geçici tedbir kararlarına riayet etmediğine hükmetmiştir.
Bu kararın ARSIWA (Articles on Responsibility of States for Internationally Wrongful Acts)4,5 Uluslararası Hukuka Aykırı Fiillerden Doğan Devlet Sorumluluğuna İlişkin Maddeler bakımından en kritik düğümü, isnat sorunudur. ARSIWA madde 4’e göre bir devlet organının fiilleri devlete atfedilir; madde 8’e göre ise bir kişi ya da grubun fiilleri, o grup belirli fiili işlerken devletin talimatı, yönlendirmesi veya kontrolü altında hareket ediyorsa devlete isnat edilir. ICJ, Bosnalı Sırp güçlerin ve özellikle VRS (Vojska Republike Srpske) Sırp Cumhuriyeti Ordusunun Sırbistan’ın de jure ya da de facto organı olduğunun yahut Srebrenitsa’daki spesifik soykırım fiilleri bakımından Belgrad’ın effective control (etkili kontrol)6 uyguladığının gösterilemediğini belirtti. Mahkemenin kullandığı test, Nicaragua7 çizgisindeki “effective control” anlayışını teyit ederek, genel siyasî, askerî ve mali nüfuzun tek başına madde 8 anlamında isnat için yeterli olmadığını ortaya koydu.
Tam da bu noktada kararın en tartışmalı, fakat doktrinel olarak en öğretici yanı ortaya çıktı: Sırbistan’ın VRS üzerinde ciddi etkisi bulunduğu kabul edilmesine rağmen, bu etki soykırım fiillerinin devlete isnadı için yeterli görülmemiştir. Buna karşılık aynı etki, önleme yükümlülüğünün ihlali için yeterli kabul edilmiştir. Mahkeme, bir devletin önleme yükümlülüğünün, devletin ciddi soykırım riski hakkında bilgi sahibi olduğu ya da normal koşullarda bilgi sahibi olması gerektiği ve olayları etkileme kapasitesine sahip bulunduğu anda doğduğunu vurguladı. Bu yaklaşım, isnat için aranan yoğun kontrol eşiği ile önleme yükümlülüğünün tetiklendiği daha düşük eşik arasında bilinçli bir ayrım kurmuştur.
ARSIWA’nın sonuç rejimi bakımından da karar önemlidir. Uluslararası haksız fiilin unsurlarını koyan madde 2 ile ihlalin doğduğu anı belirleyen madde 12 mantığı, ICJ kararında dolaylı biçimde işler; madde 30’daki ihlale son verme ve tekrar etmeme güvencesi ile madde 31’deki tam giderim ilkesi ise kararın tazmin kısmında hissedilir. Bununla birlikte Mahkeme, Sırbistan’ın önleme yükümlülüğünü ihlal etmesinin, soykırımın kesin olarak önlenebilir olduğu anlamına gelmediğini; bu nedenle maddi tazmin yerine esasen ihlalin tespiti biçiminde tatmin sağladığını kabul etti. Bu husus, devlet sorumluluğunda nedensellik ispatının ne kadar yük taşıdığını gösterir.
ARSIWA madde 16’nın, yani bir başka devletin hukuka aykırı eylemine yardım veya destek verilmesi hâlinde sorumluluk kuralının, Srebrenitsa bağlamında neden tali kaldığı da ayrıca önemlidir. Bu hüküm lafzen bir devletin başka bir devlete yardımıyla ilgilidir; oysa Srebrenitsa’daki temel isnat sorunu VRS gibi Bosnalı Sırp oluşumların Sırbistan’a doğrudan atfedilip atfedilemeyeceği meselesiydi. Bu nedenle ICJ, yardım/yardımcılık mantığını öncelikle Soykırım Sözleşmesi’nin kendi çerçevesinde ve önleme-cezalandırma yükümlülükleri bağlamında işledi; ARSIWA madde 16 ise ancak analojik ve tamamlayıcı bir okuma imkânı verdi. Buna karşılık ARSIWA madde 41’in işaret ettiği üzere, soykırım gibi jus cogens niteliğindeki ağır ihlaller bütün devletler için iş birliği, tanımama ve sürdürmeye yardım etmeme sonuçları doğurur; bu normatif miras, Srebrenitsa sonrasında çok daha görünür hale gelmiştir.
Srebrenitsa’nın hukuken asıl trajedisi, buranın 1993’ten itibaren bir Birleşmiş Milletler “güvenli bölgesi” olarak ilan edilmiş olmasıdır. Güvenlik Konseyi’nin 819 sayılı kararı, Srebrenitsa ve çevresinin silahlı saldırılardan arındırılmış bir güvenli alan olarak muamele görmesini talep etti; 836 sayılı karar ise UNPROFOR’un güvenli alanlara yönelik bombardımanlara karşı “gerekli tedbirleri” kullanmasını ve hava gücü desteğini öngören daha kuvvetli bir koruma çerçevesi kurdu. Kâğıt üzerinde güvenlik sözü verilmişti; sorun, bu sözün ne askerî kapasite ne de siyasî irade ile desteklenmemesiydi.
1995 yazına gelindiğinde, güvenli bölge fiilen kuşatma, yardım akışının kesilmesi ve askerî kırılganlık içinde yaşıyordu. Human Rights Watch’ın dönem raporuna göre Srebrenitsa’daki nüfus, yetersiz gıda, su ve barınma koşullarında dünyadan izole bir biçimde yaşıyor; güvenliği ise sadece birkaç yüz hafif silahlı barış gücü ve giderek inandırıcılığını yitiren NATO hava saldırısı tehdidi tarafından garanti ediliyordu. Aynı döneme ilişkin diğer derlemeler de Temmuz 1995’te kentte yaklaşık 400 hafif silahlı ve yetersiz ikmal edilmiş Hollandalı barış gücünün kaldığını, Bosnalı Sırp saldırısına karşı talep edilen hava desteğinin ise gecikmeli ve etkisiz kaldığını göstermektedir.
Askerî-stratejik düzlemde Srebrenitsa rastgele seçilmiş bir hedef değildi. Krstić Temyiz Kararı’nın özetinin de gösterdiği gibi, Srebrenitsa ve çevresindeki Podrinje bölgesi Bosnalı Sırp liderlik için büyük stratejik öneme sahipti; çünkü Srebrenitsa’nın düşmesi, Bosnalı Sırp siyasal projesinin coğrafi sürekliliği ve Sırbistan’la bağlantısı bakımından kritik görülüyordu. ICTY, bu stratejik önemin, Srebrenitsa’daki Bosnalı Müslüman nüfusun yok edilmesini sıradan bir askerî başarı olmaktan çıkarıp daha geniş bir kurucu siyasî projenin parçası haline getirdiğini özellikle vurguladı.

11 Temmuz 1995’te Bosnalı Sırp güçleri kenti ele geçirdiğinde, Boşnak siviller Potočari’deki BM üssüne sığındı; yaklaşık 25.000 mülteci Hollandalı birliğin mini güvenli alanına akın etti. Ardından erkekler sistematik biçimde kadınlar, çocuklar ve yaşlılardan ayrıldı; 14 Temmuz’dan itibaren Bratunac, Kravica, Orahovac ve başka infaz sahalarında kitlesel öldürmeler düzenli bir plana dönüştü. ICTY ve IRMCT yargılamaları, bu sürecin dağınık bir intikam dalgası değil, emir-komuta ve lojistik koordinasyon içeren bir imha operasyonu olduğunu ortaya koydu.
Srebrenitsa’nın bireysel ceza sorumluluğu bakımından önemi, yalnızca faillerin cezalandırılmasından değil, soykırımın zihnî unsurunun nasıl ispatlanacağına dair içtihadı olgunlaştırmasından gelir. ICTY ve IRMCT, Srebrenitsa bağlantılı suçlar nedeniyle toplam 20 kişiyi yargılamış; bunların büyük kısmı hakkında kesinleşmiş mahkûmiyetler kurulmuştur. Bu davalar, soykırımın sadece maddi fiillerden ibaret olmadığını; belirleyici unsurun korunan grubu kısmen ya da tamamen yok etmeye yönelik dolus specialis8,9 olduğunu netleştirmiştir.
Radovan Karadžić (Sırp Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı) davası, siyasî liderliğin soykırım içindeki merkezî rolünü görünür kılmıştır. ICTY’nin karar özetine göre Karadžić, SDS’nin kurucu figürlerinden biriydi; Republika Srpska’nın başkanı ve silahlı kuvvetlerin en üst komutanıydı. Mahkeme, onun Srebrenitsa JCE’sine katıldığını; Bosnalı Müslüman erkeklerin öldürülmesi ve kadınlar, çocuklar ile yaşlıların zorla uzaklaştırılması planını paylaştığını; hatta “Srebrenitsa’daki eli silah tutan tüm Bosnalı Müslüman erkeklerin öldürülmesi” yönündeki kastın, “Srebrenitsa’daki Bosnalı Müslümanların grup olarak yok edilmesi” kastına eşdeğer olduğunu belirledi. Karadžić ilk derece mahkûmiyetinde 40 yıl ceza aldı, temyizde cezası müebbet hapse çevrildi.

Ratko Mladić (Bosna Sırp Ordusu'nun Başkomutanı) davası ise askerî komutanlığın doğrudan operasyonel rolünü kristalize etti. IRMCT kayıtlarına göre Mladić, 12 Mayıs 1992’den itibaren VRS Ana Karargâh Komutanıydı; ilk derece mahkemesi onu Srebrenitsa’daki soykırım dâhil soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş hukukunun ihlallerinden suçlu buldu; Temyiz Dairesi 2021’de mahkûmiyetleri ve müebbet hapis cezasını onadı. Aynı dosya, Mladić’in yalnızca müşterek suç planlarına iştirak etmekle değil, ayrıca Statü’nün 7(3). Maddesi uyarınca üst olarak, yani emri altındaki güçler üzerindeki etkili kontrolü sayesinde suçları önleme veya cezalandırma yükümlülüğünü yerine getirmemekle de ilişkilendirildiğini gösterir.
Ratko Mladić (Bosna Sırp Ordusu'nun Başkomutanı) davası ise askerî komutanlığın doğrudan operasyonel rolünü kristalize etti. IRMCT kayıtlarına göre Mladić, 12 Mayıs 1992’den itibaren VRS Ana Karargâh Komutanıydı; ilk derece mahkemesi onu Srebrenitsa’daki soykırım dâhil soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş hukukunun ihlallerinden suçlu buldu; Temyiz Dairesi 2021’de mahkûmiyetleri ve müebbet hapis cezasını onadı. Aynı dosya, Mladić’in yalnızca müşterek suç planlarına iştirak etmekle değil, ayrıca Statü’nün 7(3). Maddesi uyarınca üst olarak, yani emri altındaki güçler üzerindeki etkili kontrolü sayesinde suçları önleme veya cezalandırma yükümlülüğünü yerine getirmemekle de ilişkilendirildiğini gösterir.
.png)
Komuta sorumluluğu bakımından Srebrenitsa içtihadı ayrıca iki önemli noktayı netleştirdi. Birincisi, etkili kontrol ceza hukukunda, devlet sorumluluğundaki isnat testinden farklı bir işleve sahiptir: burada mesele, bir üst’ün astlarının fiillerini devlete isnat ettirmek değil, üst’ün astlarını önleme veya cezalandırma bakımından maddi yeteneğe sahip olup olmadığını belirlemektir. IRMCT içtihadı, de jure yetkinin tek başına yeterli olmadığını; asıl aranması gerekenin, suçları önleme veya suçluları cezalandırma konusunda maddi imkân ve fiilî denetim olduğunu açıkça söyler. İkincisi, bu sorumluluk yalnızca askerî komutanlarla sınırlı değildir; sivil üstler de fiilî denetimleri varsa aynı doktrine tabi olabilir.
NEDEN ELEŞTİRİLDİĞİ VE R2P’(Responsibility to Protect)10‘YE ETKİSİ
Birleşmiş Milletler’in Srebrenitsa’daki rolü en sert biçimde şu nedenle eleştirildi: BM, bir alanı “güvenli bölge” ilan etmiş, o alanın korunacağına ilişkin beklenti yaratmış, fakat bu beklentiyi yerine getirecek ne yeterli askerî kapasiteyi ne de açık siyasî karar zincirini sağlayabilmiştir. Güvenlik Konseyi kararları güçlü bir koruma vaadi içerirken, sahadaki birliklerin hafif silahlı ve sınırlı yetkili olması; hava gücü talebinin ağır bürokratik ve siyasî onaya bağlı kalması; Bosnalı Sırp kuvvetlerin rehin alma ve baskı taktikleri karşısında caydırıcılığın çökmesi, BM barış koruma modelinin Srebrenitsa’da fiilen iflas etmesine yol açtı. BM’nin 1999 tarihli The Fall of Srebrenica raporu bu zinciri resmî olarak belgeledi; dönemin uluslararası basınında BM’nin kendi başarısızlığını “hata, yanlış muhakeme ve karşısındaki kötülüğün mahiyetini kavrayamama” biçiminde özetlediği aktarıldı.
Bununla birlikte, BM’nin hukukî sorumluluğu meselesi siyasal eleştiriden ayrıdır. Uluslararası örgütlerin sorumluluğuna ilişkin ILC (International Law Commission)11 Birleşmiş Milletler Uluslararası Hukuk Komisyonu taslağına göre, bir uluslararası örgütün uluslararası hukuka aykırı her fiili onun sorumluluğunu doğurur; örgüt de tıpkı devlet gibi tam giderim yükümlülüğü altına girebilir. Ne var ki Srebrenitsa bakımından bu sorumluluğu esas hakkında tespit eden bir uluslararası mahkeme kararı bulunmamaktadır. Bunun başlıca sebebi, Mothers of Srebrenica davasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin BM bağışıklığını mutlak biçimde koruması ve Hollanda mahkemelerinin BM aleyhine esasa girememiş olmasıdır. Başka bir deyişle, BM siyasi ve ahlaki olarak ağır biçimde eleştirilmiş; fakat yargısal düzlemde, bağışıklık duvarı onun sorumluluğunun esas bakımından test edilmesini büyük ölçüde engellemiştir. 12

Buna karşılık Hollanda yargısı, aynı olayda devlet sorumluluğu bakımından daha sınırlı ama somut bir sonuca ulaştı. Hollanda Yüksek Mahkemesi 2019’da, Srebrenitsa’nın düşüşüne kadar Dutchbat’ın fiillerinin BM’ye atfedildiğini; dolayısıyla Hollanda’nın bu safha için sorumlu tutulamayacağını söyledi. Ancak tahliye sürecinde ve özellikle 13 Temmuz 1995 akşamı üste kalan yaklaşık 350 erkek mülteci bakımından Hollanda’nın Dutchbat üzerinde etkili kontrol kullandığına ve bu kişilere içeride kalma seçeneği sunmamasının hukuka aykırı olduğuna karar verdi; sonuçta Hollanda devletinin zararların yüzde 10’u oranında tazmin sorumluluğu doğdu. Bu karar, BM bağışıklığı nedeniyle ulaşılamayan örgüt sorumluluğunun, en azından ulusal birlik sağlayan devlet bakımından sınırlı da olsa çevresinden dolanılabildiğini gösterdi.
DELİL STANDARTLARI VE ULUSLARARASI SORUMLULUK HUKUKUNA ETKİLERİ
Srebrenitsa içtihadının belki de en kalıcı sonucu, soykırım ile insanlığa karşı suç arasındaki ayrımı pratik olarak netleştirmesidir. Soykırımda belirleyici unsur, korunan ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubu kısmen ya da tamamen yok etmeye yönelik özel kasttır. İnsanlığa karşı suçlarda ise esas olan, sivil nüfusa karşı yönelmiş yaygın veya sistematik bir saldırı içinde, bu saldırı bilgisiyle hareket edilmesidir. Bu yüzden aynı fiilî olaylar hem soykırım hem de insanlığa karşı suç mahkûmiyetine dayanak olabilir; çünkü hukuken ispatlanması gereken unsurlar farklıdır. IRMCT içtihadı da özellikle bu nedenle aynı maddi olaylara ilişkin soykırım ve insanlığa karşı suç mahkûmiyetlerinin kümülatif olarak mümkün olduğunu belirtmiştir.
Srebrenitsa dosyaları, “etnik temizlik” söyleminin neden her zaman “soykırım” ile eşanlamlı olmadığını da gösterdi. Sadece zorla yerinden etme veya demografik mühendislik, tek başına soykırım sonucuna götürmez. Ancak Krstić ve Karadžić içtihadında görüldüğü üzere, erkek nüfusun sistematik olarak imhası ile kadın ve çocukların zorla uzaklaştırılması birlikte değerlendirildiğinde, amaç sadece nüfusu yerinden etmek değil, Srebrenitsa’daki Bosnalı Müslüman topluluğun toplumsal-fiziksel devamlılığını yok etmek olarak okunmuştur. Yani zorla nakil eylemi, öldürme fiillerinden kopuk bir “nüfus transferi” değil; belirli koşullarda yok etme kastının bağlamsal göstergesi haline gelmiştir.
Delil hukuku bakımından ise Srebrenitsa, uluslararası hukukun iki düzeyinde iki farklı ispat rejimini karşı karşıya getirdi. ICTY ve IRMCT, bireysel cezai sorumluluk için klasik ceza standardı olan makul şüphenin ötesinde ispat mantığıyla çalıştı. Buna karşılık ICJ, soykırım gibi “istisnai ağırlıktaki” devlet iddiaları için olguların net olarak ortaya konulmasını, yani Mahkeme’nin “tam anlamıyla ikna” olmasını aradı; önleme ve cezalandırma ihlalleri için de yine yüksek bir kesinlik eşiği uyguladı. Sonuç olarak ceza mahkemelerinde geliştirilen yoğun olgusal kayıt, ICJ’nin kararını besledi; fakat devlet isnadı ve devlet tarafından işlenmiş soykırım sonucuna ulaşmak bakımından daha sıkı bir ispat mimarisi devrede kaldı. Bu durum, uluslararası sorumluluk hukukunda delil standardının maddi hukuku fiilen nasıl şekillendirdiğini en açık biçimde gösteren örneklerden biridir.
Srebrenitsa, aynı zamanda adli delilin uluslararası sorumluluk hukukundaki dönüştürücü etkisini de görünür kılmıştır. ICTY, 1996-2000 arasında açılan 21 toplu mezar yerinden elde edilen bulguları; hava fotoğraflarını; bağ, göz bağı ve mermi çekirdeği gibi fiziksel delilleri; tanık beyanlarını ve askeri kayıtları birlikte kullanarak infazların sistematik niteliğini kurdu. ICMP’nin DNA temelli metodolojisi, dağıtılmış ve ikincil mezarlara taşınmış kalıntıları aynı kişilere bağlayarak, failin delil karartma stratejisini bilimsel yöntemle boşa çıkardı. ICMP bugün, Srebrenitsa ve yakın çevrede kaybolan kişiler bakımından 7.000’in üzerinde kimlik tespiti yapıldığını, toplamda 8.000’den fazla kurbanın yüzde 90’ından fazlasının bilimsel süreçlerle hesaba katıldığını bildirmektedir. Bu gelişme yalnızca ceza davalarını değil, tarihsel hakikatin inkârını zorlaştıran daha geniş bir uluslararası sorumluluk rejimini de güçlendirmiştir.
Bugünün Batı Balkanları 1990’ların ortasındaki gibi topyekûn savaşa gitmekte değildir; fakat bölge hâlâ kurumsal
çözülme, etnik kutuplaşma, inkârcı siyaset ve dış nüfuz rekabeti nedeniyle kırılgandır. Genel olarak;
En kritik risk alanı yine Bosna-Hersek’in anayasal-siyasal düzenidir. Yüksek Temsilci’nin 2026 bahar raporu, ülkenin genel güvenlik durumunu “istikrarlı ama kırılgan” diye nitelendirmekte; Sırp Cumhuriyeti liderliğinin Bosna-Hersek’in toprak bütünlüğünü sorgulayan söylemlerini, devlet kurumlarının yavaş yavaş “sökülmesini” ve etnik-dinsel nitelikli bölücü anlatıları temel riskler arasında saymaktadır. Aynı rapor, güvenlik boşluğu oluşmaması için EUFOR’un caydırıcı rolünün hâlâ belirleyici olduğunu açıkça vurgular. Avrupa Parlamentosu da 2026 değerlendirmesinde Bosna-Hersek liderlerini engellemeci siyaseti bırakmaya ve bölücü söylemi sonlandırmaya çağırmıştır. Bu tablo, yakın vadeli en olası tehlikenin klasik cephe savaşı değil, anayasal düzeni aşındıran ve güvenlik sektörünü zayıflatan kademeli krizler olduğunu düşündürmektedir.
İkinci büyük risk hattı Kuzey Kosova ve genel olarak Belgrad-Priştine normalleşme sürecidir. NATO, 2026’da güvenlik durumundaki iyileşme nedeniyle KFOR konuşlanmasını kademeli olarak optimize etmeye başladığını duyurdu; ancak aynı anda bunun koşullara bağlı ve gerekirse geri çevrilebilir olduğunu, ayrıca kalıcı istikrar için Belgrad-Priştine diyaloğunun tek sürdürülebilir yol olmaya devam ettiğini vurguladı. Avrupa Parlamentosu da Kosova’nın Avrupa perspektifi bakımından Sırbistan’la normalleşmenin ve Brüksel-Ohrid çerçevesinin uygulanmasının vazgeçilmez olduğunu belirtti. Bu yüzden risk tamamen ortadan kalkmış değildir: yerel güvenlik olayları, paramiliter yapılanmalar, sembolik egemenlik adımları veya tek taraflı idari hamleler, düşük yoğunluklu ama hızla siyasileşebilen bir gerilim üretmeye devam etmektedir.
Üçüncü ve daha yapısal risk alanı ise soykırım inkârı ile savaş suçlularının yüceltilmesi üzerinden yürüyen hafıza siyasetidir. BM’nin 2024 tarihli Genel Kurul kararı, 11 Temmuz’u Srebrenitsa Soykırımı için uluslararası anma günü ilan etmekle kalmadı; aynı zamanda Srebrenitsa soykırımının inkârını açıkça mahkûm etti ve devletleri yerleşik olguları eğitim yoluyla korumaya çağırdı. Bunun nedeni tarihî değil, günceldir: Bosna-Hersek içindeki ve bölgedeki inkârcı anlatılar yalnızca mağdurların onurunu zedelememekte; aynı zamanda yeni kuşaklara şiddeti meşrulaştıran, suçluyu kahramanlaştıran ve uzlaşma zeminini çürüten bir siyasî atmosfer üretmektedir. OHR’nin 2026 raporunda da etnik nefreti körükleyen ve Karadžić ile Mladić döneminin söylemsel kalıplarını yeniden dolaşıma sokan anlatıların altı çizilmiştir. Bu nedenle Balkanlar’daki risk analizi, yalnızca tank ve sınır hareketlerine değil, hafıza rejimine de bakmak zorundadır. Detaylandırırsak13;
.png)
Buradan daha genel bir sonuç çıkarılabilir: Srebrenitsa benzeri risk alanları, çoğu zaman doğrudan “savaş ilanı” biçiminde değil; kurumsal felç, dışlayıcı milliyetçi dil, güvenlik sektörünün siyasallaştırılması, uluslararası caydırıcılığın zayıflaması ve mağdur toplulukların korunmasız bırakılması şeklinde birikir. Bosna-Hersek’te devlet kurumlarının aşınması, Kuzey Kosova’da normalleşme sürecinin kırılganlığı ve bölge genelinde inkâr siyaseti bu nedenle yakından izlenmelidir. Srebrenitsa’nın en sert dersi de tam burada yatar: kitlesel vahşetlerin hukuken adlandırılması çoğu zaman olaydan sonra gelir; asıl belirleyici olan, erken uyarı işaretleri karşısında siyasî iradenin zamanında devreye girip girmediğidir.

Srebrenitsa içtihadının devlet sorumluluğu hukukuna bıraktığı en önemli miraslardan biri, devlet dışı silahlı aktörlerin eylemlerinin devlete atfedilmesinde uygulanacak "effective control" standardının açıklığa kavuşturulmasıdır. ICJ, Nicaragua (1986) ve daha sonra Bosnia and Herzegovina v. Serbia and Montenegro (2007) kararlarında, yalnızca finansman, silahlandırma, eğitim veya siyasi desteğin devlet sorumluluğu için yeterli olmadığını; ilgili devletin uluslararası hukuka aykırı fiilin işlendiği belirli operasyon üzerinde talimat, yönlendirme veya etkin kontrol kurduğunun gösterilmesi gerektiğini kabul etmiştir.
Bu çerçeve, günümüzde Gazze ve çevresindeki çatışmalarda adı geçen çeşitli devlet dışı aktörler bakımından da önem taşımaktadır. Son dönemde uluslararası basın ve çeşitli raporlarda, İsrail'in Batı Şeria'daki bazı radikal yerleşimci gruplarına karşı yeterli müdahalede bulunmadığı, Gazze'de Hamas karşıtı bazı yerel silahlı oluşumlarla temas kurduğu veya insani yardım güvenliği amacıyla belirli aşiret yapılarıyla iş birliği yaptığı yönünde ciddi tespitler mevcuttur. Benzer şekilde, geçmişte İsrail'in Suriye'nin güneyindeki bazı silahlı gruplarla sınırlı taktiksel ilişkiler geliştirdiğine ilişkin değerlendirmeler de bulunmaktadır. Bu olgular, devlet sorumluluğu bakımından ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Uluslararası sorumluluk hukuku açısından belirleyici soru, bu grupların İsrail'den destek alıp almadığı değil, söz konusu grupların işlediği belirli uluslararası hukuka aykırı fiiller üzerinde İsrail'in ARSIWA Madde 8 anlamında "instruction, direction or control" sağlayıp sağlamadığıdır. Başka bir ifadeyle, silah temini, mali yardım, istihbarat paylaşımı veya lojistik destek tek başına devlet sorumluluğu doğurmaz. Devlet sorumluluğunun kurulabilmesi için, söz konusu eylemin gerçekleştirilmesinde devletin operasyonel karar alma sürecini yönlendirdiği veya fiili denetim kurduğu yeterli delillerle ortaya konulmalıdır.
Bu bağlamda İsrail'in kullandığı veya desteklediği belirtilen başlıca devlet dışı silahlı aktörler; radikal Yahudi yerleşimci gruplar, Gazze'deki yerel klanlar/aşiret milisleri ve sınır ötesi çatışmalarda desteklenen muhalif gruplardır.
1. Radikal İsrailli Yerleşimci Gruplar:
Batı Şeria'da faaliyet gösteren bazı radikal ve aşırılık yanlısı yerleşimciler, devlet dışı silahlı aktörler olarak tanımlanmaktadır. Bu gruplar genellikle ideolojik saiklerle organize olmakta ve zaman zaman Filistinli sivillere ve mülklere yönelik şiddet eylemleri gerçekleştirmektedir.15
2. Gazze'deki Yerel Milisler ve Aşiret Yapıları:
İsrail'in Gazze'deki operasyonları sırasında, özellikle insani yardımların dağıtımı ve Hamas karşıtı denetimin sağlanması amacıyla belirli yerel aşiretlerle (örneğin Han Yunus ve Refah bölgesindeki Hamashah/Abu Shabab gibi klanlar) iş birliği yaptığı ve bu grupları silahlandırdığı rapor edilmiştir. "Popüler Güçler" (Popular Forces) gibi isimlerle anılan bu gruplar, bölgede asayişi sağlama ve Hamas unsurlarını tasfiye etme amacıyla İsrail tarafından desteklenen vekalet güçleri olarak faaliyet göstermiştir.16
3. Sınır Ötesi Vekaletler ve Yabancı Savaşçılar:
İsrail'in bölgesel güvenliğini sağlamak için Lübnan ve Suriye gibi komşu ülkelerde kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden çeşitli yerel milis güçleriyle (Özgür Suriye Ordusu'nun bazı unsurları veya sınır bölgelerindeki Hristiyan/Dürzi milisler gibi) taktiksel ve lojistik ilişkiler kurduğu bilinmektedir. Ayrıca dünyanın çeşitli yerlerinden İsrail ordusuna (IDF) katılan gönüllü yabancı savaşçılar da devlet destekli bireysel silahlı aktörler arasında değerlendirilmektedir.17
Bu noktada Srebrenitsa içtihadı önemli bir karşılaştırma sunmaktadır. ICJ, Bosnalı Sırp Ordusu ile Sırbistan arasındaki yoğun askerî, mali ve siyasi bağları kabul etmiş; ancak Srebrenitsa operasyonunun planlanması ve icrası üzerinde Sırbistan'ın effective control sahibi olduğunun ispatlanamadığı sonucuna ulaşmıştır. Bu nedenle katliam, bireysel failler bakımından soykırım olarak nitelendirilirken, aynı fiiller doğrudan Sırbistan Devleti'ne atfedilmemiştir.
Gazze bağlamında gelecekte uluslararası bir mahkeme, İsrail tarafından desteklendiği iddia edilen devlet dışı silahlı grupların belirli eylemlerini inceleyecek olursa, sadece temel mesele bu grupların varlığı veya desteklenmesi değil; ilgili fiiller üzerinde İsrail'in etkin kontrolünün somut delillerle ispat edilip edilemeyeceği olacaktır. Bu nedenle Srebrenitsa içtihadı, Gazze'de devlet dışı aktörlerin kullanıldığı iddialarının hukuki değerlendirilmesinde önemli bir analitik çerçeve sunmaktadır.
GAZZE İÇİN SONUÇLAR
Buradan daha genel bir sonuç çıkarılabilir: Srebrenitsa benzeri kitlesel suç riskleri çoğu zaman açık bir savaş ilanıyla başlamaz; aksine kurumsal felç, dışlayıcı ve kutuplaştırıcı söylemler, güvenlik aygıtının siyasallaşması, sivillerin korunmasına yönelik mekanizmaların zayıflaması, uluslararası caydırıcılığın etkisini kaybetmesi ve mağdur toplulukların giderek daha kırılgan hâle gelmesi gibi süreçlerin zaman içerisinde birikmesiyle ortaya çıkar. Bosna-Hersek'te devlet kurumlarının aşınması, Kuzey Kosova'da normalleşme sürecinin kırılganlığı ve bölge genelinde inkâr siyaseti bu nedenle dikkatle izlenmesi gereken yapısal risk alanlarıdır. Srebrenitsa'nın en önemli hukuki ve siyasal dersi de burada yatmaktadır: Kitlesel vahşetlerin hukuki niteliği çoğu zaman olaylardan sonra uluslararası mahkemeler tarafından belirlenmektedir; oysa uluslararası hukukun gerçek başarısı, bu suçların gerçekleşmesini önleyebilecek erken uyarı mekanizmalarının ve siyasi iradenin zamanında harekete geçirilmesinde ölçülmelidir.
Bu perspektiften bakıldığında Gazze, Srebrenitsa sonrasında geliştirilen uluslararası koruma rejiminin günümüzde karşı karşıya bulunduğu en önemli sınamalardan birini oluşturmaktadır. Gazze'de yaşanan olayların uluslararası hukuki niteliği konusunda çeşitli uluslararası yargı süreçleri devam etmektedir. Bununla birlikte, Uluslararası Adalet Divanı'nın geçici tedbir kararlarında vurguladığı üzere, ciddi ve telafisi güç zarar riski ortaya çıktığında uluslararası hukukun odağı yalnızca sonradan sorumluluk tespit etmek değil, öncelikle koruma yükümlülüğünü fiilen işletmek olmalıdır. Başka bir ifadeyle, uluslararası hukukun sınavı yalnızca gelecekte bir mahkemenin hangi hukuki nitelendirmeyi yapacağı değil; riskin öngörülebilir hâle geldiği andan itibaren devletlerin ve uluslararası örgütlerin Soykırım Sözleşmesi'nden, uluslararası insancıl hukuktan ve Birleşmiş Milletler Şartı'ndan kaynaklanan yükümlülüklerini etkili biçimde yerine getirip getirmediğidir.
Bu bağlamda Gazze, uluslararası toplumun "önleme yükümlülüğü" ilkesini ne ölçüde hayata geçirebildiğinin güncel bir testi olarak değerlendirilmelidir. Srebrenitsa'nın ardından geliştirilen normatif kazanımlar, kitlesel sivil kayıpları önlemeye yönelik somut ve zamanında tedbirlere dönüştürülemediğinden, uluslararası sorumluluk hukukunun caydırıcılığı ve Koruma Sorumluluğu (R2P) doktrininin inandırıcılığı ciddi biçimde sorgulanmaktadır. Bu nedenle Srebrenitsa'nın uluslararası hukuka bıraktığı en önemli miras, geçmişte yaşanan bir trajediyi hukuken tanımlamaktan çok, gelecekte benzer trajedilerin yaşanmasını önleyecek kurumsal ve hukuki kapasiteyi güçlendirme yükümlülüğüdür. Gazze tartışmaları da bu mirasın yalnızca teorik bir norm olarak mı kalacağını, yoksa uluslararası toplumun karar alma süreçlerine gerçekten yön verecek etkili bir hukuk ilkesi hâline gelip gelemeyeceğini gösterecek en önemli sınamalardan biri olarak tarihe geçmiştir.
ARSIWA'NIN 16., 17. VE 41. MADDELERİ IŞIĞINDA DEVLET SORUMLULUĞUNUN DÖNÜŞÜMÜ
Srebrenitsa sonrasında devlet sorumluluğu tartışmalarının odağında büyük ölçüde ARSIWA'nın 8. maddesinde düzenlenen "etkin kontrol" (effective control) ölçütü yer almıştır. Yukarıda belirtilenlere ilave olarak; Gazze bağlamında uluslararası sorumluluk hukukunun tartışma ekseni önemli ölçüde değişmiştir. İsrail Silahlı Kuvvetleri'nin (IDF) eylemleri, devlet organlarının fiilleri olarak;
ARSIWA'nın 4. maddesi uyarınca doğrudan İsrail Devleti'ne atfedilebildiğinden, hukuki tartışma çoğu durumda 8. maddeden ziyade, uluslararası hukuka aykırı fiiller karşısında üçüncü devletlerin sorumluluğu üzerinde de yoğunlaşmaktadır. Bu nedenle güncel tartışmalar bakımından ARSIWA'nın 16., 17. ve özellikle 41. maddeleri daha belirgin hâle gelmiştir.
ARSIWA'nın 16. maddesi, bir devletin başka bir devletin uluslararası hukuka aykırı fiiline, bu fiilin niteliğini bilerek yardım veya destek sağlaması durumunda uluslararası sorumluluğunun doğabileceğini öngörmektedir. Gazze bağlamında bu hüküm, özellikle üçüncü devletlerin İsrail'e sağladıkları askerî malzeme, silah sistemleri, istihbarat paylaşımı, lojistik destek veya diğer operasyonel katkılar bakımından önem arz etmektedir. 16. maddenin uygulanabilmesi için yardımın, uluslararası hukuka aykırı olduğu ileri sürülen fiille hukuken anlamlı bir bağlantı içinde olduğu ve destek sağlayan devletin ilgili fiilin hukuka aykırılığı konusunda gerekli bilgi düzeyine sahip bulunduğu derhal ispatlanmalıdır.18
ARSIWA'nın 17. maddesi ise bir devletin başka bir devleti uluslararası hukuka aykırı bir fiili işlemeye yönlendirmesi veya zorlaması hâlinde sorumluluğun doğabileceğini düzenlemektedir. Gazze bağlamında bu hüküm, özellikle üçüncü devletlerin İsrail'in askerî veya siyasi kararlarını yönlendirdiği ya da belirli operasyonları gerçekleştirmesi yönünde hukuken anlamlı bir baskı uyguladığı yönünde yeterli delillerin bulunması hâlinde teorik önem taşımaktadır. Bununla birlikte, mevcut uluslararası yargı pratiğinde 17. maddenin uygulanma alanı oldukça sınırlıdır ve bu hükmün somut olaylarda işletilebilmesi için yüksek düzeyde ispat gerekmektedir.
Bu yönüyle Gazze, devlet sorumluluğu hukukunda önemli bir paradigma değişimini temsil etmektedir. Srebrenitsa'da temel soru, devlet dışı silahlı aktörlerin fiillerinin devlete atfedilip atfedilemeyeceği iken; Gazze'de tartışma giderek, uluslararası hukuka aykırı olduğu ileri sürülen fiiller karşısında üçüncü devletlerin hangi ölçüde hukuki sorumluluk üstlenebileceği noktasına da kaymaktadır. Dolayısıyla uluslararası sorumluluk hukukunun güncel gelişim çizgisi, yalnızca fail devletin davranışlarını değil, uluslararası toplumun geri kalanının eylem ve ihmallerini de hukuki incelemenin konusu hâline getirmektedir.
Bu çerçevede Gazze, Srebrenitsa sonrasında şekillenen devlet sorumluluğu hukukunun ikinci büyük sınavı olarak değerlendirilebilir. Srebrenitsa, etkin kontrol ve fiillerin devlete atfedilmesi sorununu açıklığa kavuşturmuş; Gazze ise, ARSIWA'nın 16., 17. ve 41. maddeleri bağlamında üçüncü devletlerin uluslararası hukuka aykırı fiiller karşısındaki yükümlülüklerinin kapsamını yeniden tartışmaya açmıştır. Bu nedenle Gazze'de verilecek olası uluslararası yargı kararları, yalnızca İsrail'in sorumluluğunu değil, uluslararası toplumun ağır uluslararası suçlar karşısındaki hukuki yükümlülüklerinin sınırlarını da belirleme potansiyeline sahiptir. Bu konuda ICJ'deki görülen Güney Afrika / İsrail davası tarihi öneme sahiptir. 20 (Bkz. EK)
Srebrenitsa, uluslararası hukukun aynı anda hem gücünü hem sınırını gösteren bir eşik vakadır. Gücü şuradadır: ICTY, IRMCT ve ICJ sayesinde olayın tarihsel hakikati yargısal düzlemde kurumsallaşmış; soykırım, insanlığa karşı suç, komuta sorumluluğu, özel kast, devletin önleme yükümlülüğü ve uluslararası örgütlerin sorumluluğu gibi konular daha berrak biçimde tanımlanmıştır. Sınırı ise şuradadır: bu hukukî berraklık, olayın zamanında önlenmesini sağlayamamış; isnat, delil ve bağışıklık rejimleri mağdurlar bakımından eksik bir adalet hissi bırakmıştır.
ICJ kararı, devletin doğrudan fail sayılmadığı durumlarda bile önleme ve cezalandırma yükümlülüklerinin bağımsız hukukî ağırlığını ortaya koydu. ICTY ve IRMCT içtihadı, soykırımın özel kast unsurunu ve siyasî-askerî liderliğin ceza sorumluluğunu açıklığa kavuşturdu. BM’nin başarısızlığı ise R2P’nin normatif temelini güçlendirdi. Bugün Bosna-Hersek’te ve Kuzey Kosova’da görülen kırılganlıklar karşısında Srebrenitsa’nın gerçek anlamı, anma törenlerinde değil; erken uyarı, kurumsal dayanıklılık, inkârla mücadele ve gerektiğinde kararlı kolektif koruma mekanizmaları inşa edilip edilmediğinde ölçülecektir.
Bu çerçevede Gazze, yalnızca Filistin halkının maruz kaldığı insani trajedinin değil, aynı zamanda uluslararası hukukun inandırıcılığının da sınandığı bir örnek hâline gelmiştir. Eğer Srebrenitsa'nın ardından geliştirilen normatif kazanımlar, siyasi çıkarlar karşısında etkisiz bırakılırsa, uluslararası toplum bir kez daha "bir daha asla" ilkesinin yalnızca sembolik bir söylemden ibaret olduğu yönündeki eleştirilerle karşı karşıya kalacaktır. Buna karşılık, uluslararası hukuk kurumlarının, devletlerin ve Birleşmiş Milletler sisteminin Soykırım Sözleşmesi'nden doğan önleme yükümlülüklerini tutarlı ve ayrım gözetmeksizin uygulaması, Srebrenitsa'dan çıkarılan derslerin gerçekten hayata geçirildiğini gösterecektir.
Sonuç olarak, Srebrenitsa ile Gazze arasında kurulması gereken bağ; uluslararası hukukun her iki durumda da insan yaşamını koruma amacına ne ölçüde hizmet edebildiğinin değerlendirilmesidir. Srebrenitsa'nın hukuki mirası, uluslararası toplumun kitlesel suçlara karşı seçici değil, evrensel ve tutarlı bir yaklaşım benimsemesini zorunlu kılmaktadır. Aksi hâlde uluslararası hukukun en temel ilkeleri olan insan onurunun korunması, devletlerin önleme yükümlülüğü ve cezasızlıkla mücadele ilkesi ciddi biçimde aşınacak; Gazze, Srebrenitsa'dan sonra uluslararası toplumun bir kez daha geç kaldığı trajik bir örnek olarak tarihe geçme riski taşıyacaktır. Aynı risk Lübnan ve Suriye için de geçerlidir.
Srebrenitsa deneyiminin en önemli dersi, uluslararası hukukun yalnızca geçmişte işlenmiş suçları cezalandıran bir mekanizma olmaması gerektiğidir. Hukukun gerçek başarısı, kitlesel insan hakları ihlallerini gerçekleşmeden önce önleyebilmesinde yatmaktadır. Bu nedenle Gazze bağlamında uluslararası toplumun hukuki ve ahlaki sorumluluğu, yalnızca gelecekte verilecek yargı kararlarını beklemekle sınırlı değildir. Soykırım Sözleşmesi'nin önleme yükümlülüğü, ciddi riskin ortaya çıktığı andan itibaren bütün devletleri, uluslararası örgütleri ve özellikle Birleşmiş Milletler organlarını etkili tedbirler almaya zorlayan pozitif bir yükümlülük doğurmaktadır.
karar bilgileri.
kurumsal veriler.
Srebrenica Soykırı, Mehmet Koçak, Batu Yayıncılık, ISBN 978-605-368-048-2
.png)