Logo
Çağ Üniversitesi
13.04.2026

İran Savaşı ve ABD’nin Meşruiyet Krizi “Westphalia’dan Kaosa: Değersizleşen Süper Güç ve İttifakların İçten Çürümesi”

Prof. Dr. Murat KOÇ tarafından

Soğuk Savaş sonrası ABD'nin dünyayı kendi değerlerine göre dönüştürme arzusu ile "reelpolitik" gereklilikler arasında kalacağını öngörülmüş, 2026 İran krizi ile bugün gelinen noktada bu öngörüler dramatik bir şekilde doğrulanmaya başlanmıştır.

Kissinger’a göre ABD’nin 1945 sonrası başarısı, gücünü meşruiyet ve ahlaki üstünlükle harmanlamasından geliyordu. Bugün ise Trump ile zirve yapan ve sonrasında devam eden "Önce Amerika" yaklaşımı, ABD'yi düzenin kurucusu olmaktan çıkarıp, o düzenin kurallarını kendi çıkarları için bozan bir aktöre dönüştürdü. Kissinger’ın korktuğu gibi; değerlerinden ve hukuktan kopan bir ABD, müttefikleri için bir güvenlik şemsiyesi değil, bir risk kaynağı haline gelmiş durumda.

ABD-İran-İsrail üçgenindeki bugünkü savaş riski, Kissinger'ın "güç dengesi" teorisinin iflasını gösteriyor.

  • ABD, İsrail'e verdiği "koşulsuz" destekle bölgesel bir dengeleyici olma vasfını yitirdi.
  • İstikrarlı bir düzen için hasımların da (İran gibi) sisteme dahil edilmesi ya da kesin bir dengeyle dizginlenmesi gerekirken ahlaki normların ve diplomasinin sustuğu, tamamen askeri kapasiteye dayalı bir çöküş senaryosu ortaya çıktı.
  • ABD ekonomisindeki sarsıntılar ve iç kutuplaşma, dış politikada en büyük tehlike olarak görülen "içerideki zafiyetin dışarıya yansıması" durumunu tetikliyor. ABD artık bir "model" değil, sadece "engellemeye çalışan" bir güç pozisyonunda.

ABD bugün Westphalia düzeninin (devletlerin eşitliği ve egemenliği) dışına çıkmış, kendi kurduğu liberal düzenin altında kalmış görünüyor. Ahlaki ve hukuksal zemini kaybetmesi, askeri gücünü meşru kılacak bir "hikâye" bırakmadığı için, Çin karşısındaki gerileme sadece ekonomik değil, aynı zamanda bir "sistemik çöküş" niteliği taşıyor.

Çin, ABD'nin 1945'te sunduğu "ekonomik refah vaadini" bugün daha pragmatik (değerlerden bağımsız) bir şekilde sunarken diplomasinin vurguladığı "meşruiyet" ve "güç dengesi" kavramları, bugün NATO ve Avrupa ittifakları üzerindeki parçalanma riskini anlamak için kritik birer mercek sunuyor ve uluslararası düzen; sadece askeri güçle değil, bu gücün diğer devletler tarafından "meşru" kabul edilmesiyle hayatta kalabileceği tezini ele alan bir tartışmaya konu oluyor.

Diğer taraftan Trump dönemiyle başlayan ve bugünkü Amerikan siyasetinde yerleşik hale gelen "savunma harcamalarını artırın yoksa korumayız" yaklaşımı, ittifakı ahlaki bir dayanışmadan çıkarıp bir "hizmet alımına" dönüştürdü. Meşruiyetin yerini "çıplak güç" aldığında müttefikler artık kendilerini bir bütünün parçası değil, bir devin uydusu olarak hissetmeye başladı ve bu da Avrupa’nın "stratejik özerklik" arayışını tetikledi. 

Meşruiyet Krizi ve "Güvenlik Tehdidi" Olarak ABD

Meşruiyet, devletlerin dış politika yöntemleri ve amaçları üzerinde uzlaşmasıdır. Ancak;

  • Kamuoyu Algısı: 2026 verileri, Almanya gibi kilit müttefiklerde halkın büyük bir kısmının (%65) artık ABD'yi küresel barış için bir "tehdit" olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
  • Hukuksuzluk Algısı: ABD'nin uluslararası hukuku (Gazze krizi veya tek taraflı yaptırımlar gibi) seçici bir şekilde uygulaması, Avrupa’daki ahlaki normlarla çatışmakta ve başta NATO olmak üzere ABD ittifakının içsel meşruiyetini sarsıyor. 

Rusya ve Çin Karşısında Dağınık Cephe

  • Avrupa’nın İkilemi: ABD'nin ekonomik gerilemesi ve içe dönük politikaları, Avrupa ülkelerini (Polonya ve İsveç gibi) askeri harcamalarını rekor düzeyde artırmaya zorlamıştır.
  • Parçalanmış Strateji: “Tek bir Atlantik politikası" önerisinin aksine, bugün her Avrupa ülkesi kendi güvenliğini sağlamaya çalışıyor. ABD Kongresi’nde NATO'dan ayrılma tartışmalarının bile yapılıyor olması, ittifakın kurumsal ömrünü "meşruiyet krizinin" tam merkezine oturtuyor. 

Sonuç olarak; ABD’nin ahlaki ve hukuki üstünlüğünü (soft power) kaybetmesi, NATO'yu sadece kağıt üzerinde bir askeri blok haline getiriyor. Meşruiyetten yoksun bir güç, müttefiklerini bir arada tutmak için daha fazla baskı yapmak zorunda kalır; bu baskı ise "ittifakın içten çürümesi" sürecini hızlandırır.

Ahlaki ve hukuki üstünlüğünü kaybeden bir süper gücün, ittifaklarını korumak için diplomasi yerine dayatmaya başvurması, Kissinger’ın "meşruiyet" teorisindeki en tehlikeli aşamadır. Bu durumun derinleştiği noktalar şunlardır:

NATO, sadece Sovyet tehdidine karşı kurulmuş bir barikat değil, aynı zamanda Batılı demokratik değerlerin somutlaşmış haliydi. Bugün "Değerler Topluluğu"ndan "Zorunlu Koruma"ya ABD’nin uluslararası hukuku (BM kararları, Cenevre Sözleşmeleri vb.) kendi çıkarlarına göre esnetmesi, NATO’nun "hukukun üstünlüğünü savunan güç" imajını yıpratmıştır. ABD, müttefiklerini artık ortak ideallerle değil; ekonomik yaptırımlar, teknolojik kısıtlamalar veya güvenlik garantilerini geri çekme tehdidiyle yanında tutmaya çalışırken müttefikleri birer "partner" olmaktan çıkarıp, zoraki "tebaaya" dönüştürmüştür.

ABD’nin içe kapanması ve ekonomik gerilemesi, Avrupa’da bir "kendi başının çaresine bakma" sendromu da yaratmıştır. Polonya ve İsveç gibi ülkelerin rekor silahlanması, aslında Washington’a duyulan güvensizliğin bir tescilidir. Bu ülkeler artık "Atlantik şemsiyesine" değil, kendi ulusal kalelerine yatırım yapmaktadır. İran Kriziyle daha da derinleşen ABD Kongresi'ndeki "NATO'dan çıkma" tartışmaları, ittifakın en büyük caydırıcı gücü olan "kararlılık" ilkesini sarsmıştır. İttifak hukuken var olsa bile ruhuna zarar veren bu durum 

bir ittifakın dış saldırıyla yıkılmasından çok, içerideki amaç birliğinin kaybolmasıyla çökeceği tezine de destek olmaktadır. ABD müttefiklerine baskı yaptıkça (örneğin; Çin ile ticareti kesme veya savunma harcamalarını dikte etme), Avrupa ülkeleri gizli diplomatik kanallar açılmaya başlamıştır.

Sonuçta NATO, devasa bir askeri yapıya (kağıt üzerinde) sahip olsa da, kriz anında hangi ülkenin hangi düğmeye basacağının belirsiz olduğu, karar alma mekanizması felç olmuş bir hantal yapıya dönüşme yolunda İran kriziyle ciddi mesafe katetmiştir. Halbuki ABD’nin kaybettiği "yumuşak güç", müttefiklerini bir arada tutan görünmez tutkaldı. Bu tutkal kuruduğunda, geriye sadece birbirine şüpheyle bakan ve kendi güvenliğini başkasının insafına bırakmak istemeyen dağınık bir devletler topluluğu kalacağı yönünde artık güçlenmiş bir inanç mevcut.

Çin’in "Küresel Güvenlik Girişimi" (GSI)[1]

Çin’in "Küresel Güvenlik Girişimi" (GSI) ile ABD’nin geleneksel ittifak sistemi arasındaki rekabet, meşruiyet ve güç dengesi denkleminin günümüzdeki en sert çarpışma alanı olarak öne çıkmıştır. Bu rekabet, sadece askeri bir yarış değil, "dünyanın nasıl yönetilmesi gerektiğine" dair iki zıt vizyonun savaşıdır. Değerler ve egemenlik üzerine kurulu vizyon farklılığı:

  • ABD (Geleneksel İttifak): 2026 itibarıyla Trump yönetimiyle daha da belirginleşen "işlemsel" bir yapıya bürünmüştür. İttifaklar artık "ortak demokratik değerlerden" ziyade, yük paylaşımı ve ekonomik sadakat üzerine kuruludur.
  • Çin (Yeni Mimari): Çin, "Küresel Güvenlik Girişimi" (GSI) ile Batı'nın "soğuk savaş zihniyeti" dediği ittifak sistemine karşı "bölünmez güvenlik" ve "iç işlerine karışmama" ilkesini sunmaktadır. Bu model, özellikle rejim güvenliğini önceleyen Küresel Güney ülkeleri için cazip bir alternatif haline gelmiştir. 

Nisan 2026 itibarıyla, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarıyla tırmanan krizde iki gücün rolleri taban tabana zıttır. Arabuluculuk ve koruyuculuk farklılığına dayanan Orta Doğu Denkleminde:

  • Çin'in "Arka Kapı" Diplomasisi: Çin, Pakistan ve Mısır üzerinden yürütülen ateşkes çabalarında kendisini "barış yapıcı" olarak konumlandırmaktadır. Reel politik anlayışına uygun olarak, ideolojik taraflılık yerine "istikrar ve ticaretin devamlılığı" üzerinden bir meşruiyet devşirmektedir.
  • ABD'nin Çıkmazı: ABD, askeri gücüyle bölgedeki tek koruyucu olsa da, artan savaş maliyetleri ve Hürmüz Boğazı'nın kapanması gibi ekonomik şoklar, bu koruyuculuğun meşruiyetini ve sürdürülebilirliğini sorgulatmaktadır. 

Kurumsal Rekabet: NATO vs. BRICS+

  • NATO: Dünyanın en entegre askeri gücü olmaya devam etse de, ABD'nin ittifak içindeki "yük kaydırma" (burden-shifting) politikaları müttefikler arasında güven bunalımına yol açmaktadır.
  • BRICS+: Askeri bir ittifak olmasa da, 2026'da gerçekleşen "Will for Peace" gibi ortak tatbikatlarla Batı dışı bir "güvenlik platformu" olma yolunda ilerlemektedir. BRICS ile yakınlaşma çabalarının artması, "meşruiyetin parçalanması" sürecinin bir göstergesidir. 

"Güç ile meşruiyet arasındaki bağın kopması" bir düzenin çöküşüdür.

  • ABD, elindeki devasa askeri gücü (sert güç) meşru kılacak ahlaki ve hukuki hikayeyi (yumuşak güç) kaybetmektedir.
  • Çin, henüz ABD kadar güçlü bir askeri şemsiye sunamasa da (Hürmüz krizinde görüldüğü gibi hala ABD'nin sağladığı güvenliğe bağımlıdır), alternatif bir meşruiyet alanı inşa ederek ABD'nin "yıldız ülke" statüsünü yapısal olarak sarsmaktadır. 
  • NATO güç kaybederken ŞİÖ güç ve meşruiyet kazanmaktadır.

SONUÇ: Meşruiyetin Sonu ve Yeni Bir Düzenin Eşiği

Henry Kissinger’ın Diplomasi eserinde çizdiği teorik çerçeve, 2026 İran kriziyle birlikte tarihsel bir gerçekliğe dönüşmüştür. ABD’nin 1945 sonrası inşa ettiği ve "Yıldız Ülke" olarak liderliğini üstlendiği dünya düzeni, yerini "meşruiyet krizinin" merkezde olduğu çok kutuplu ve kaotik bir rekabete bırakmıştır.

Bu stratejik dönüşümün temel sonuçları şunlardır:

  1. Güçten Baskıya Evrilme: ABD, yumuşak gücünü (soft power) kaybederek müttefiklerini ortak değerlerle değil, ekonomik ve askeri dayatmalarla yanında tutmaya çalışan bir güce dönüşmüştür. Bu durum, NATO’yu organik bir ittifaktan, her an parçalanmaya müsait "işlemsel bir hizmet alımına" indirgemiştir.
  2. Stratejik Boşluk ve Çin’in Pragmatizmi: ABD’nin bölgesel krizlerde (İran-İsrail) dengeleyici rolünü yitirmesi, Çin’in "Küresel Güvenlik Girişimi" (GSI) üzerinden sunduğu pragmatik ve egemenlik odaklı modele alan açmıştır. Batı’nın "mesihçi" demokrasi vaadi, yerini Çin’in "istikrar ve ticaret" odaklı reelpolitiğine bırakmaktadır.
  3. İçsel Zafiyetin Küresel Bedeli: ABD ekonomisindeki gerileme ve Washington’daki siyasi kutuplaşma, artık sadece bir iç mesele değil, küresel güvenlik mimarisini sarsan bir zafiyet unsurudur. Kissinger’ın uyardığı gibi; içeride kendiyle barışık olmayan bir dev, dışarıda düzen kurucu vasfını sürdüremez.
  4. NATO’nun "Ruhsal" Çöküşü: NATO kâğıt üzerinde devasa bir askeri kapasiteyi temsil etse de, "kararlılık" ve "amaç birliği" ilkelerini kaybetmiştir. Müttefiklerin (Polonya, İsveç vb.) kendi ulusal kalelerine çekilmesi, ittifakın içten içe çürüdüğünün ve olası bir büyük krizde karar alma mekanizmalarının felç olacağının kanıtıdır.

Nihai Değerlendirme:

Dünya, Westphalia düzeninin "egemenlik" vurgusu ile Çin’in yükselen "ekonomik pragmatizmi" arasında yeni bir denge aramaktadır. ABD’nin "hukuksuz ve değersiz" bir güç imajına hapsolması, onu sadece rakipleri karşısında değil, müttefikleri nezdinde de "yalnız bir güç" haline getirmektedir. Kissinger’ın korktuğu senaryo gerçekleşmektedir: Meşruiyetten yoksun bir güç dengesi, yerini kaçınılmaz olarak sistemik bir çöküşe ve küresel bir kaos dönemine bırakmaktadır.

 

[1] Global Security Initiative (GSI), Çin’in küresel güvenlik düzenine ilişkin alternatif bir yaklaşım önerdiği diplomatik ve stratejik bir çerçevedir. İlk kez Nisan 2022’de Xi Jinping tarafından Boao Forum for Asia sırasında ilan edilmiştir. Temel amacı, Batı merkezli güvenlik mimarisine karşı daha “çok kutuplu ve kapsayıcı” bir güvenlik düzeni önerisi sunmaktır.

Prof. Dr. Murat KOÇ

YAZAR HAKKINDA