
"2003 İşgalinden 30 Eylül 2026 Çekilmesine: ABD'nin Irak Karşısındaki Uluslararası Sorumluluğu"
ABD askerlerinin 30 Eylül 2026 itibarıyla Irak'tan çekilmesi, bölgedeki Amerikan varlığının sona erdiği anlamına gelmemektedir. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Amerikan güçleri ve teçhizatının Erbil Hava Üssü'nden ayrılmasıyla Doğal Kararlılık Harekâtı'nın (Operation Inherent Resolve, OIR) Irak'taki görevinin sona erdiğini ve bu görevin yerini ABD ile Irak arasındaki ikili bir savunma ilişkisinin aldığını açıklamıştır (CBS News, 2026; Defence Industry Europe, 2026). Ne var ki harekâtın görev gücü lağvedilmemiş, karargâhı Ürdün'e taşınmıştır (Defence Industry Europe, 2026). Bu nedenle çekilme, Washington'un Ortadoğu'ya yönelik angajman anlayışında köklü bir dönüşümün göstergesi olarak okunmalıdır. 2003 işgaliyle başlayan ve DEAŞ'a karşı koalisyon döneminde yeniden şekillenen doğrudan askeri varlık, yerini maliyeti daha düşük, siyasi riski daha sınırlı ve esnekliği daha yüksek bir modele bırakmaktadır. Bu yeni modelde ABD, sahadaki asker sayısı yerine ekonomik araçlar, diplomatik ağırlık ve uzaktan kullanılabilen teknolojik imkânlar aracılığıyla etkisini sürdürmeyi hedeflemektedir (Aslan, 2026).
Irak'ın petrol gelirleri, 2003'te Koalisyon Geçici Otoritesi (KGO) tarafından kurulan Irak Kalkınma Fonu'ndan bu yana New York Federal Rezerv Bankası nezdindeki bir hesap üzerinden yönetilmektedir. Petrolün Irak devlet bütçesinin yaklaşık yüzde 90'ını oluşturduğu düşünüldüğünde, bu düzenleme Washington'a olağanüstü bir kaldıraç sağlamaktadır (Reuters, 2026). Dolar erişimi üzerindeki denetim, yaptırım mekanizmaları ve 2008 Stratejik Çerçeve Anlaşması'nın sağladığı kurumsal zemin[2] birlikte değerlendirildiğinde, ABD'nin askeri varlık olmaksızın da geniş bir nüfuz alanını koruduğu görülmektedir. Buna ek olarak Kuveyt, Ürdün ve Körfez'deki üsler, insansız hava araçları, uydu tabanlı istihbarat ve gözetleme kapasitesi sayesinde ABD, "ufuk ötesi" (over-the-horizon) olarak tanımlanan bir yaklaşımla bölgedeki tehditlere uzaktan müdahale edebilme yeteneğini muhafaza etmektedir.
Ne var ki bu dönüşüm, Irak'ın güvenlik yapısındaki yapısal kırılganlıkları daha görünür hâle getirmektedir. Bunların başında komuta birliği sorunu gelmektedir. Irak Güvenlik Kuvvetleri, Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ne bağlı Peşmerge ve resmen devlet yapısına dâhil edilmiş olsa da farklı siyasi ve bölgesel bağlılıklar taşıyan Haşdi Şabi gibi unsurlar, tek bir stratejik akıl ve hiyerarşi altında hareket etmemektedir. İkinci kritik eksiklik ise hava savunmasıdır. Irak, kendi hava sahasını bütüncül biçimde izleyip koruyabilecek entegre bir hava savunma sistemine sahip değildir ve ABD'nin bölgeden çektiği hava savunma unsurlarının yerini dolduracak bir sistem henüz kurulmamıştır (Duman, 2026; Acun, 2026).
Bu çalışma iki temel soruya yanıt aramaktadır. Birincisi, çekilme ABD'nin bölgesel stratejisinde nasıl bir dönüşümü yansıtmakta ve Irak'ın güvenlik mimarisi ile bölgesel güç dengeleri üzerinde hangi sonuçları doğurmaktadır? İkincisi, 2003 işgalinden 30 Eylül 2026 çekilmesine uzanan dönemde ABD'nin Irak'a karşı hangi davranışlarından ötürü uluslararası sorumluluğu doğmuştur ve askeri çekilme bu sorumluluğu nasıl etkilemektedir? Birinci Bölüm, resmî açıklamalar, düşünce kuruluşu değerlendirmeleri ve basın kaynakları üzerinden stratejik bir analiz sunmaktadır. İkinci Bölüm ise Uluslararası Hukuk Komisyonu'nun Devletlerin Uluslararası Haksız Fiillerinden Sorumluluğu Taslak Maddeleri (ILC, 2001), BM Güvenlik Konseyi kararları, uluslararası yargı kararları ve doktrin ışığında hukuki bir değerlendirme yapmaktadır.
ÇEKİLMENİN STRATEJİK BOYUTU: ULUSLARARASI GÜVENLİK VE YENİ ANGAJMAN MODELİ
ABD öncülüğündeki Doğal Kararlılık Harekâtı'nın[3] Irak'taki askeri misyonunu tamamlaması, Washington'un Ortadoğu politikalarında yeni bir safhaya geçildiğini göstermektedir. Ancak bu durum, ABD'nin bölgeden tamamen elini çektiği anlamına gelmemektedir. Sürecin siyasi çerçevesi Eylül 2024'te çizilmiştir. ABD ve Irak bu tarihte OIR'ın Irak'taki faaliyetleri için iki aşamalı bir geçiş planı üzerinde uzlaşmıştır. Birinci aşamada koalisyonun Irak'taki askeri misyonu Eylül 2025'e kadar sona erdirilecek ve karşılıklı olarak belirlenen bazı noktalardaki varlığına son verilecekti. İkinci aşamada ise koalisyonun Suriye'deki DEAŞ karşıtı operasyonları Irak topraklarından desteklemesine en az Eylül 2026'ya kadar izin verilecekti (ABD Dışişleri Bakanlığı, 2024; ABD Savunma Bakanlığı, 2024). Dikkat çekici olan, Amerikan yetkililerinin planı açıklarken ABD'nin Irak'tan çekilmediğini özellikle vurgulamaları ve süreci kalıcı bir ikili güvenlik ilişkisine geçiş olarak tanımlamalarıdır (ABD Dışişleri Bakanlığı, 2024).
Biden yönetimi döneminde müzakere edilen plan, Trump yönetimi döneminde uygulanmıştır (Caner, 2026). Federal Irak'taki üslerden çekilme 2025 sonunda tamamlanmış ve kalan personel Kürdistan Bölgesi'ndeki Erbil hava üssünde toplanmıştır (Al Jazeera, 2026). Görev gücünün ana operasyon merkezi olan ve yaklaşık 1.500 Amerikan ve koalisyon personeline ev sahipliği yapan Erbil'den çekilme de 30 Eylül 2026'da tamamlanmıştır (Defence Industry Europe, 2026). Pentagon Sözcüsü Sean Parnell bu adımı, savaş dönemine ait bir koalisyon görevinden Irak'ın yönettiği ve daha olağan bir ikili güvenlik ilişkisiyle desteklenen bir düzene geçiş olarak nitelendirmiştir (The National, 2026b). Bağdat ise süreci egemenliğin yeniden tesisi söylemiyle sunmuş ve çekilmeyi ulusal "Egemenlik Günleri" ile kutlamıştır (Al Jazeera, 2026).
Çekilmenin zamanlaması da analiz açısından belirleyicidir. Süreç, ABD ve İsrail ile İran arasında 2026'da başlayan ve hâlâ devam eden bir savaşın gölgesinde tamamlanmıştır (Çelik, 2026; Acun, 2026). The National'a konuşan Iraklı bir yetkili, ülkenin bu savaş nedeniyle kırılgan bir dönemden geçtiğini ve 30 Eylül sonrasına ilişkin yaygın bir endişe bulunduğunu ifade etmiştir (The National, 2026a). Dolayısıyla çekilme, istikrarlı bir ortamda planlanmış bir devir teslimden çok, bölgesel çatışma döneminde gerçekleşen bir yeniden konumlanma olarak değerlendirilmelidir.
Bu çekilme, bir vazgeçişten ziyade Washington'un bölgeye yönelik maliyet-fayda hesabını yeniden yapmasının ürünüdür. Irak'taki Amerikan askeri varlığı, DEAŞ'ın toprak hâkimiyetinin çöktüğü 2017-2019 döneminden sonra giderek stratejik bir kazançtan çok bir yük hâline gelmiştir. Ekim 2023'ten itibaren İran destekli grupların Irak, Suriye ve Ürdün'deki ABD unsurlarına yönelik saldırıları yüzlerle ifade edilen bir sayıya ulaşmış; Ocak 2024'te Ürdün'deki Kule 22 (Tower 22) üssüne yapılan İHA saldırısında üç Amerikan askeri hayatını kaybetmiştir (Axios, 2024). Jeffrey'e (2025) göre Iraklı milislerin ABD güçlerine yönelik çok sayıdaki saldırısı, Washington'un bir takvim belirleme ve çekilmeyi hızlandırma isteğinde belirleyici olmuştur.
Bu güvenlik maliyetine iç siyasi baskı da eklenmiştir. Irak Temsilciler Meclisi Ocak 2020'de yabancı askerlerin ülkeden çıkarılmasını talep etmiş; bu talep karşısında Washington'un Irak'ın New York Federal Rezerv Bankası'ndaki fonlara erişimini kesmekle tehdit ettiği ve Bağdat'ın geri adım attığı bildirilmiştir (Reuters, 2026). Bu olay, yeni angajman modelinin özünü erken bir tarihte ortaya koymaktadır: askeri varlık siyasi olarak sürdürülemez hâle geldiğinde, ekonomik kaldıraç onun yerini alabilmektedir. Üslere yönelik saldırılar, Irak iç siyasetindeki yabancı asker karşıtlığı ve ABD'nin askeri kaynaklarını başka önceliklere kaydırma ihtiyacı, sahada kalıcı asker bulundurmanın marjinal faydasını azaltırken maliyetini artırmıştır. Bu nedenle Washington, bölgedeki çıkarlarını korumak için gereken asgari kapasiteyi muhafaza eden, ancak riski ve kaynak tüketimini düşüren bir modele yönelmiştir.
Jeffrey (2025), çekilme öncesinde ABD'nin önünde üç seçenek bulunduğunu ileri sürmüştür: tam çekilme, Kürdistan Bölgesi merkezli daha küçük bir askeri varlık ve askeri bağımlılığı azaltan, ekonomi ve enerji odaklı bir ortaklık. Gelinen noktada Washington'un birinci ve üçüncü seçeneği birleştirdiği görülmektedir. Jeffrey'e göre bu durumda güvenlik iş birliği, ABD Büyükelçiliği'ne bağlı olarak çalışan Irak Güvenlik İş Birliği Ofisi ve savunma ataşeliği gibi yapılar aracılığıyla sürdürülebilir.
Irak'tan çekilme, ABD'nin bölgedeki son on yıllık geri çekilme pratiğinin bir parçası olarak okunduğunda daha anlamlı hâle gelmektedir. Aslan'a (2026) göre Afganistan'da ABD geride boş bir alan bırakmış, bu alanı Taliban doldururken Rusya ve Çin Orta Asya'nın güneyinde nüfuzlarını artırmıştır. Trump yönetiminin Kabil'in kuzeyindeki Bagram
Üssü'nü yeniden talep etmesine olumsuz yanıt verilmesi, çekilme sonrasında geri dönüş imkânlarının ne kadar daralabileceğini göstermiştir.
Irak ise enerji kaynakları, Körfez, Levant, Türkiye ve İran ile kurduğu coğrafi bağlar ve bağlantısallık projeleri nedeniyle çok daha farklı bir stratejik ağırlığa sahiptir (Aslan, 2026). Bu yüzden Irak'taki çekilme, Afganistan'daki "kesin çıkış" ya da Suriye'deki "vekil odaklı" modellerden farklı olarak, kurumsal bir ordunun varlığı ile milis otoritesinin riski arasında şekillenen hibrit bir model sergilemektedir. 2011 çekilmesinin deneyimi de bu bağlamda hatırlanmalıdır. Alaca'ya (2026) göre ABD on beş yıl önce çekildiğinde El-Kaide'nin Irak yapılanması gerilemiş olsa da Irak güvenlik kurumları zayıftı, Sünni bölgelerde siyasi gerilim artıyordu ve Suriye iç savaşı son derece elverişsiz bir bölgesel ortam yaratmıştı; DEAŞ bu koşullardan yararlanarak 2014'te ülkenin geniş bir bölümünü ele geçirdi. Bugün ise Irak'ın güvenlik kapasitesi 2011'e kıyasla daha güçlüdür ve DEAŞ geniş toprakları kontrol edebilecek bir aktör değildir. Bu nedenle 2014 benzeri bir senaryo beklenmemekle birlikte risk ortadan kalkmamış, yalnızca biçim değiştirmiştir (Alaca, 2026).
ABD, Irak'taki kara birliklerini çekse de bölgesel etkisini üç temel araç üzerinden sürdürmeyi planlamaktadır: ekonomik manivelalar, uzaktan askeri kapasiteler ve diplomatik-kurumsal ortaklıklar. Aslan'ın (2026) ifadesiyle bu çekilme, doğrudan askeri varlığı azaltan, buna karşılık bölgesel ortaklar, uzaktan askeri kapasiteler ve ekonomik araçlara daha fazla dayanan yeni bir angajman modelini simgelemektedir.
Yeni modelin en güçlü aracı ekonomiktir. 2003 işgalinin ardından KGO tarafından kurulan Irak Kalkınma Fonu New York Federal Rezerv Bankası'nda tutulmuş, bu fon zamanla Irak Merkez Bankası'nın aynı kurumdaki hesabına dönüşmüştür ve Irak'ın petrol gelirleri bugün de bu hesapta muhafaza edilmektedir (Reuters, 2026). Dolar arzına getirilen sıkı kısıtlamalar Irak'ta resmî kur ile karaborsa kuru arasında bir makas oluşturmuş, ancak aynı mekanizma İran'la bağlantılı aktörlerin dolar erişimini sınırlandırmanın da aracı olmuştur (Reuters, 2026).
Bu manivela İran'a yönelik baskı politikasının da bir parçasıdır. Caner (2026), Necef-İran uçuşlarının ABD'nin yeni İran yaptırımları çerçevesinde durdurulmasını ve ardından sıkı denetimler altında yeniden başlatılmasını, Irak'ın İran'a karşı bir ekonomik baskı aracı olarak kullanılacağının işareti olarak değerlendirmektedir. Savaş koşullarında İran için bir "ekonomik soluk borusu" işlevi gören Irak'ın bu rolü artık önemli ölçüde sınırlanmıştır. Öte yandan Çelik (2026), ABD ile Irak arasında yakın dönemde imzalanan yaklaşık 60 milyar dolar değerindeki anlaşmaların önemli bir kısmının çekilme sonrasında güvenliğin sağlanması şartına bağlı olduğuna dikkat çekmektedir. Bu durum, ekonomik ilişkinin hem bir teşvik hem de bir koşulluluk aracı olarak işlediğini göstermektedir.
İkinci araç, sahada asker bulundurmadan müdahale edebilme kapasitesidir. Görev gücünün karargâhının Ürdün'e taşınması ve CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper'ın bölgeye konuşlu ABD ve koalisyon güçlerinin DEAŞ tehditlerine karşılık vermeye hazır kalacağını vurgulaması, bu duruşun açık bir ifadesidir (Defence Industry Europe, 2026). Irak'tan çekilen birliklerin önemli bir kısmının ABD'ye dönmeyip Ürdün'e ve bölgedeki diğer noktalara yeniden konuşlandırılacağı da bildirilmiştir (Medyascope, 2026). İnsansız hava araçları, uzun menzilli hassas vuruş imkânları, uydu tabanlı gözetleme ve Körfez'deki üs ağı, bu ufuk ötesi duruşun temel bileşenleridir.
Bununla birlikte uzaktan kapasitenin sınırları da vardır. Sahadaki varlığın sağladığı insan istihbaratı, yerel ilişki ağları ve hızlı durum farkındalığı uzaktan tam olarak ikame edilemez. Duman (2026), ABD ve koalisyonun sağladığı ileri istihbarat, hava gözetleme, erken uyarı ve hava savunması kapasitesinin Irak tarafından henüz ikame edilemediğini ve Bağdat'ın ABD ile ikili güvenlik ve istihbarat iş birliğini sürdürme isteğinin bu açığın devam ettiğini gösterdiğini vurgulamaktadır.
Üçüncü araç, ilişkinin kurumsal ve diplomatik zeminidir. Jeffrey (2025), güvenlik iş birliğinin 2008 çerçeve anlaşmasına zaten yerleşik olduğunu, ortak tehditlere ilişkin istihbarat paylaşımını ve Irak'ın askeri kapasitesini güçlendirmeye yönelik eğitim ve donatım programlarını kapsadığını belirtmektedir. Çelik (2026) ise çekilme sonrası dönemde ABD-Irak ilişkilerinin güvenlik, ekonomi-enerji ve diplomasi olmak üzere üç temel sütun üzerine inşa edileceğini öngörmektedir. Irak da yalnızca ABD ile değil, NATO ve diğer devletlerle de ayrı ikili güvenlik iş birliği düzenlemeleri kurmayı hedeflemektedir (The National, 2026a). Ne var ki çekilmenin ertesi günü Washington'da konuşan Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin'in açıklamalarından, bu ikili ilişkinin içeriğine dair müzakerelerin henüz başlamadığı anlaşılmaktadır (Fox News, 2026).
Amerikan ve koalisyon güçlerinin çekilmesinin ardından Irak güvenlik güçleri Bağdat sokaklarında kutlama geçitleri düzenlemiştir (Düz, 2026). Peki Irak ordusu kendi topraklarını tek başına korumaya ve istikrarı sağlamaya gerçekten hazır mıdır? Bu sorunun yanıtı iki boyutta aranmalıdır: teknik kapasite ve idari bütünlük. 2014 yılıyla kıyaslandığında
Irak ordusu ve Terörle Mücadele Servisi, DEAŞ'a karşı kara operasyonlarını hedef tespitinden icraya kadar büyük ölçüde bağımsız yürütebilecek bir birikim kazanmıştır. Ancak hava savunması, ileri istihbarat, hava gözetleme, keşif ve erken uyarı sistemleri gibi yüksek teknolojili alanlarda hâlâ ciddi bir kapasite açığı bulunmaktadır (Duman, 2026). ABD'nin hava savunma sistemleri dâhil askeri teçhizatını ülkeden çıkarmasıyla birlikte Irak'ın farklı ülkelerden hava savunma sistemi tedarik etmeye yöneldiği bildirilmektedir (Al Jazeera, 2026).
Buna karşın Irak güvenlik mimarisinin asıl derin sorunu teknik eksikliklerden ziyade komuta ve otorite parçalanmasıdır. Ülkede niceliksel bir silahlı güç sıkıntısı yoktur; asıl mesele bu güçlerin işleyen tek bir devlet komutasına tabi olmamasıdır (Duman, 2026). Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) eksenindeki Peşmerge yapılanmasının kurumsal olarak birleştirilmesi önemli bir adım olsa da siyasi sadakatlerin tamamen ortadan kalkıp kalkmadığı belirsizdir. Haşdi Şabi ise hukuken devlet güvenlik sisteminin parçası olmasına rağmen bünyesindeki bazı gruplar kendi askeri karar mekanizmalarını, ekonomik ağlarını ve dış bağlantılarını korumaktadır (Duman, 2026). 2014'te DEAŞ'a karşı kurulan bu yapının devlet ile devlet dışı aktörler arasında melez bir konum edindiği literatürde de uzun süredir vurgulanmaktadır (Mansour ve Jabar, 2017). Jeffrey (2025), Haşdi Şabi'yi güvenlik sektörüne daha derinden entegre edecek bir yasa tasarısının ABD baskısı sonucunda Temmuz 2025'te geri çekildiğini aktarmaktadır.
Çekilmeyle eş zamanlı olarak, Haşdi Şabi dışındaki silahlı grupların silahlarını teslim etmesine ya da Haşdi Şabi yasası çerçevesinde devlet yapısına eklemlenmesine yönelik bir takvim de işlemektedir (Caner, 2026). İran destekli milis gruplarının silahsızlandırılması sürecinin Haziran 2027'de tamamlanması öngörülmektedir (The National, 2026a). Bu tablo, kurumsal kapasitenin de henüz tamamlanmadığını göstermektedir: Irak parlamentosu Mayıs 2026'da kısmi bir kabineyi onaylamış, ancak savunma bakanlığı dâhil kilit güvenlik görevleri çekilme tarihinde hâlâ boş kalmıştır (Al Jazeera, 2026). Dolayısıyla Irak'ın gelecekteki istikrarı, teknik alımlardan ziyade devletin meşru güç kullanımını kendi tekelinde toplayıp toplayamayacağına bağlıdır. Duman'ın (2026) ifadesiyle teknik açıklar dış ortaklıklarla telafi edilebilir; asıl sınav bütün silahlı yapıları işleyen tek bir komuta düzeni altında toplamaktır.
ABD askerlerinin Erbil ve Bağdat'tan çekilmesi, bölgesel aktörler arasındaki güç dengelerinde taşları yeniden yerinden oynatmaktadır. Bu bölümde İran, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY), DEAŞ tehdidi ve Türkiye açısından ortaya çıkan tablo ele alınmaktadır.
İran açısından çekilme, yıllardır sürdürülen söylem için büyük bir sembolik zafer niteliğindedir. Tahran yönetimi, ABD askerlerinin gidişini "direniş ekseninin" bir başarısı olarak sunarak iç kamuoyundaki ideolojik söylemi pekiştirmekte ve Körfez başkentlerine ABD'nin askeri koruyuculuğuna uzun süre güvenilemeyeceği mesajını vermektedir (Caner, 2026). İran Meclisi Ulusal Güvenlik Komisyonu'ndan bir yetkili de Amerikan askerlerinin ayrılışının kalıcı güvenliğe katkı sağlayacağını savunmuştur (Medyascope, 2026). Ancak çekilmenin Biden döneminde müzakere edilmiş olması, bu söylemin somut bir zemine dayanmadığını göstermektedir (Caner, 2026). Sahadaki durum da tam anlamıyla İran lehine bir güç genişlemesi sayılmaz. ABD askerlerinin bölgeden çekilmesi, İran'a yakın grupların kolayca hedef alabileceği unsurları ortadan kaldırarak Tahran'ın bu yolla caydırıcılık inşa etme stratejisini zayıflatmaktadır (Caner, 2026). Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi'ye göre hem ABD hem de İran'la bağlantılı milisler, çekilmeyi izleyen 90 gün boyunca saldırı düzenlemeyeceklerine dair güvence vermiştir (Al Jazeera, 2026). Buna karşılık bazı analistler, çekilmenin İran yanlısı gruplara güvenlik ve siyaset alanında daha geniş bir hareket alanı açabileceği uyarısında bulunmaktadır (Medyascope, 2026). ORSAM'ın (2026) değerlendirmesine göre de Tahran'ın temel hedefi, bölgesel baskı arttıkça Irak'taki siyasi ve silahlı ağlarını mümkün olan en az kayıpla korumaktır.
IKBY için çekilme ciddi güvenlik kaygıları barındırmaktadır. Koalisyon güçlerinin Erbil'deki Harir ve havalimanı üslerini boşaltması ve hava savunma sistemlerini geri çekmesi, bölgeyi füze ve İHA saldırılarına karşı daha savunmasız bırakmıştır (Acun, 2026). Acun (2026), İran'a yönelik ABD ve İsrail saldırılarının ardından yaşanan çatışma döneminde IKBY'nin binden fazla İHA ve balistik füzeyle hedef alındığını aktarmaktadır. IKBY Başbakanı Mesrur Barzani'nin basın sözcüsü de Irak'taki siyasi, güvenlik ve askeri durumun böyle bir çekilmeyi haklı kılacak istikrar düzeyine ulaşmadığını, ancak kararın nihayetinde federal hükümet tarafından verildiğini ifade etmiştir (The National, 2026a).
Alaca (2026), bugünkü temel kırılganlığın İran ve Tahran destekli Iraklı milislerden gelebilecek füze ve İHA saldırıları olduğunu, ancak Amerikan varlığının kendisinin de bu saldırıların gerekçelerinden biri olduğunu ve çekilmeyle bu gerekçenin zayıflayabileceğini belirtmektedir. Bu nedenle Erbil yönetimi, ortaya çıkan askeri boşlukta ayakta kalabilmek için Bağdat ile güvenlik koordinasyonunu artırmak, Peşmerge'nin kurumsal bütünlüğünü korumak ve diplomasi imkânlarını daha aktif kullanmak zorundadır.
DEAŞ'ın toprak hâkimiyeti sona ermiş olsa da örgütün uyuyan hücreleri ve Suriye'deki durum risk olmaya devam etmektedir. Çekilmenin ertesi günü Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, Bağdat'ın Suriye'deki DEAŞ hareketliliğini yakından izlediğini ve militanların sınırı geçmesinin ülke güvenliği için yeniden tehdit oluşturabileceğini söylemiştir (Fox News, 2026). Jeffrey (2025) de kuzeydoğu Suriye'deki cezaevi ve kamplarda tutulan binlerce DEAŞ militanı ile aile üyelerinin uzun vadeli bir risk kaynağı olduğuna dikkat çekmektedir. Bu nedenle Irak'ın batı sınırının güvenliği, yeni dönemin en önemli test alanlarından biri olacaktır.
İran'ın Irak'taki siyasi ve askeri ağları, Körfez ülkelerinin artan ekonomik ilgisi ve ABD'nin uzaktan da olsa belirleyici rolünü sürdürme isteği, Irak'ı çok aktörlü bir rekabet sahasına dönüştürmektedir. Irak siyasetindeki yüksek egemenlik hassasiyeti, Türk askeri varlığına yönelik eleştiriler ve su meselesi gibi ikili gerilim başlıkları da Ankara'nın atacağı adımları sınırlayabilecek etkenlerdir. Dolayısıyla Türkiye'nin başarısı, Irak'a yalnızca güvenlik sağlayan bir aktör olarak değil, Irak'ın kurumsal kapasitesini güçlendiren, ekonomik karşılıklı bağımlılığı derinleştiren ve bölgesel dengeleri gözeten bir ortak olarak konumlanmasına bağlı olacaktır.
ABD askerlerinin fiziki varlığının sona ermesi, Washington-Bağdat ilişkilerinin bittiği anlamına gelmemekte; aksine ilişkinin kabuk değiştirerek ikili güvenlik ortaklığı, ekonomi-enerji bağımlılığı ve bölgesel diplomasi sütunları üzerine yeniden inşa edildiğini göstermektedir (Çelik, 2026). Washington, Irak'ın enerji altyapısına ve yatırımlara odaklanırken savunma iş birliğini doğrudan operasyonel varlık yerine istihbarat paylaşımı ve kapasite geliştirme odaklı bir formata dönüştürmektedir.
Ne var ki bu modelin stratejik riskleri göz ardı edilmemelidir. Birincisi, uzaktan kapasiteler sahadaki varlığın sağladığı insan istihbaratını tam olarak ikame edemez; bu durum DEAŞ'ın uyuyan hücreler üzerinden yeniden örgütlenmesi riskini artırabilir. İkincisi, Amerikan askeri varlığının çekilmesi İran'ın Irak'taki siyasi ve askeri ağlarına daha geniş bir hareket alanı açabilir; bu da Irak'ın egemenlik kapasitesini güçlendirmesini zorlaştırır. Üçüncüsü, ortaklara dayalı bir model, ancak bu ortakların hem kapasitesi hem de çıkarları ABD ile örtüştüğü ölçüde işler; bölgesel aktörlerin kendi gündemlerini öncelemesi Washington'un beklediği dengeyi her zaman üretmeyebilir. Dördüncüsü, çekilmenin devam eden bir ABD-İran savaşı sırasında gerçekleşmesi, Irak'ın merkezi güvenlik otoritesini hem iç terör tehditlerine hem de dışarıdan gelebilecek hava saldırılarına karşı aynı anda sınamaktadır (Çelik, 2026).
Sonuç olarak Irak'tan çekilme, ABD'nin bölgeden kopuşunu değil, gücünü daha seçici, daha esnek ve daha düşük maliyetli araçlarla kullanma tercihini yansıtmaktadır. Bu modelin başarısı; Irak'ın komuta birliği ve hava savunması açıklarını ne ölçüde kapatabileceğine, bölgesel ortakların bu boşluğu istikrarı güçlendirecek biçimde doldurup dolduramayacağına ve ABD'nin uzaktan sağladığı caydırıcılığın sahadaki aktörler nezdinde inandırıcılığını koruyup koruyamayacağına bağlı olacaktır. Ancak bu fiziki çekilme, stratejik analizin ötesinde bir tartışmayı da yeniden gündeme getirmektedir: ABD'nin Irak karşısındaki uluslararası sorumluluğu.
İKİNCİ BÖLÜM
2003 İŞGALİNDEN 30 EYLÜL 2026 ÇEKİLMESİNE ABD'NİN IRAK KARŞISINDAKİ ULUSLARARASI SORUMLULUĞU
2003'te başlayan işgal ve 2026'da tamamlanan çekilme, uluslararası hukuk açısından tek bir olay değil, uluslararası sorumluluk bağlamında birbirini izleyen üç hukuki evreden oluşur: kuvvet kullanma yasağının ihlali iddiası (2003), işgal hukukunun ihlalleri (2003-2004 ve onu izleyen çok uluslu güç dönemi) ve rızaya dayalı askerî varlık dönemi (2008-2026). Bu bölümde cevabı aranan soru şudur: ABD'nin çekilmesinden sonra Irak'a karşı dönem içindeki hangi davranışlarından dolayı sorumluluğu ileri sürülebilir ve tarihsel zarar anlatısı hukuken değerlendirilebilir bir giderim talebine nasıl dönüştürülebilir? Bu noktada ABD'nin kendi müdahalesinden, yönetim kararlarından, operasyonlarından ve koruma yükümlülüklerini ihlal eden ihmallerinden doğan zararların somutlaştırılması önem arz etmektedir.
Uluslararası hukukta fiilin sona ermesi ile sorumluluğun sona ermesi farklı şeylerdir. Uluslararası Hukuk Komisyonu'nun 2001 tarihli Taslak Maddeleri'ne göre uluslararası haksız fiil, bir devlete atfedilebilen ve o devletin uluslararası yükümlülüğünü ihlal eden bir davranışla oluşur ve devletin uluslararası sorumluluğunu doğurur (ILC, 2001, md. 1-2). BM Genel Kurulu'nun 56/83 sayılı kararıyla devletlerin dikkatine sunulan bu metin bir antlaşma değildir; ancak hükümlerinin önemli bir kısmının teamül hukukunu yansıttığı kabul edilmektedir (Crawford, 2002). Taslak Maddeler'e göre haksız fiilin hukuki sonuçları, ihlal edilen yükümlülüğün yerine getirilmesi borcunu ortadan kaldırmaz (md. 29); sorumlu devlet süregelen fiili durdurmakla (md. 30) ve haksız fiilin yol açtığı zararı tam olarak gidermekle yükümlüdür (md. 31). Dolayısıyla askerî çekilme, durdurma yükümlülüğünü kısmen karşılasa da giderim yükümlülüğünü etkilemez; çekilme, sorumluluğun sonu değil, en fazla giderim tartışmasının başlangıç noktasıdır.
Bu çalışmada 2003, Irak'ın işgal edilerek merkezî yönetiminin devrilmesine yönelik müdahalenin başlangıç noktası olarak ele alınmaktadır. Bu tercih, ABD'nin Irak'a karşı daha önce kuvvet kullanmadığı anlamına gelmemektedir. Özellikle 1991 Körfez Savaşı, Kuveyt'in işgaline son verilmesi amacıyla BM Güvenlik Konseyi'nin 678 sayılı kararıyla sağlanan yetkilendirme çerçevesinde gerçekleştiğinden ve rejim değişikliğini hedeflemediğinden ayrı değerlendirilmelidir (BMGK, S/RES/678). Söz konusu karar, Irak'ın 15 Ocak 1991'e kadar Kuveyt'ten çekilmemesi hâlinde Kuveyt hükümetiyle iş birliği yapan üye devletlere, 660 sayılı karar ile sonraki kararların uygulanması ve bölgede uluslararası barış ve güvenliğin yeniden tesisi için "gerekli tüm araçları" kullanma yetkisi vermiştir.
1991 ile 2003 arasında da ABD'nin Irak'a karşı kuvvet kullandığı başka örnekler vardır: kuzey ve güney uçuşa yasak bölgeler, 1993'te Bağdat'a yönelik füze saldırısı, 1996'daki Çöl Saldırısı ve 1998'deki Çöl Tilkisi harekâtları bunlar arasındadır. Bu müdahalelerin hukuki dayanağı tartışmalıdır, çünkü Güvenlik Konseyi tarafından açıkça yetkilendirilmemişlerdir (Gray, 2018; Lowe, 2003). Bu dönem, 678 sayılı kararın yalnızca 1991'e ait kapalı bir konu olmadığını göstermesi bakımından önemlidir; zira ABD ve İngiltere, 2003 müdahalesini savunurken de aynı kararın sağladığı yetkinin "yeniden canlandığını" ileri sürmüştür.
BM Şartı'nın 2(4). Maddesi, devletlerin uluslararası ilişkilerinde başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı kuvvet kullanmasını ya da kuvvet kullanma tehdidinde bulunmasını yasaklar. Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Nikaragua kararında bu yasağın teamül hukukunun da bir parçası olduğunu kabul etmiş ve Uluslararası Hukuk Komisyonu'nun bu yasağı emredici norm (jus cogens) olarak nitelendirdiğine dikkat çekmiştir (UAD, 1986, para. 188-190). Şart sistemi bu yasağa yalnızca iki istisna tanır: Güvenlik Konseyi'nin VII. Bölüm kapsamındaki yetkilendirmesi ve 51. madde kapsamındaki meşru müdafaa.
ABD ve müttefikleri, 678 (1990), 687 (1991) ve 1441 (2002) sayılı kararların birlikte okunmasıyla kuvvet kullanımına yetki verildiğini savunmuştur. Bu yaklaşıma göre 678 sayılı kararın verdiği yetki 687 sayılı ateşkes kararıyla askıya alınmış, Irak'ın ateşkes koşullarını esaslı biçimde ihlal etmesiyle yeniden canlanmıştır (Taft ve Buchwald, 2003). Ancak bu savunma üç noktada ciddi biçimde zayıftır.
Yeniden canlanma tezine yönelik en çarpıcı itirazlar, müdahaleyi yürüten hükümetlerin kendi hukuk danışmanlarından gelmiştir. İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nın baş hukuk danışmanı Sir Michael Wood, 1441 sayılı kararın Konsey'in yeni bir kararı olmadan kuvvet kullanımına izin vermediği görüşünü yazılı olarak bildirmiş; yardımcısı Elizabeth Wilmshurst ise Mart 2003'te, ikinci bir karar olmaksızın kuvvet kullanımının hukuka aykırı olacağı ve saldırı suçu niteliği taşıyabileceği gerekçesiyle istifa etmiştir (Sands, 2005; Chilcot Raporu, 2016).
Başsavcı Lord Goldsmith ise 7 Mart 2003 tarihli ayrıntılı görüşünde yeniden canlanma tezinin savunulabilir olduğunu kabul etmekle birlikte en güvenli yolun yeni bir karar almak olduğunu belirtmiş, ancak on gün sonra parlamentoya sunduğu kısa görüşte müdahalenin hukuka uygun olduğunu açıklamıştır. Chilcot Raporu, hukuki dayanağın belirlenme sürecini "tatmin edici olmaktan uzak" bulmuş, İngiltere'nin barışçıl silahsızlandırma seçenekleri tüketilmeden işgale katılmayı tercih ettiğini, askerî harekâtın son çare olmadığını ve Konsey'de çoğunluk desteği bulunmadığından İngiltere'nin fiilen Konsey'in otoritesini zayıflattığını tespit etmiştir; rapor müdahalenin hukuka aykırılığı konusunda ise kesin bir hüküm vermemiştir (Chilcot Raporu, 2016).
Hollanda'nın müdahaleye verdiği siyasi desteği inceleyen Davids Komisyonu, Ocak 2010'da yayımladığı raporda 1441 sayılı kararın askerî müdahaleye izin verecek şekilde yorumlanamayacağı ve müdahalenin uluslararası hukukta sağlam bir dayanağı bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır (Davids Komisyonu, 2010). BM Genel Sekreteri Kofi Annan da Eylül 2004'te BBC'ye verdiği röportajda müdahalenin BM Şartı'na uygun olmadığını ve bu bakımdan yasa dışı olduğunu ifade etmiştir (BBC News, 2004). Akademik literatürde Franck (2003) ve Lowe (2003) yeniden canlanma tezini ayrıntılı biçimde eleştirmiş; Sands (2005) ise İngiliz hükümetinin hukuki gerekçelendirme sürecini belgelere dayanarak sorgulamıştır.
Meşru müdafaa gerekçesi de müdahaleyi hukuken desteklemekten uzaktır. Irak'ın ABD'ye karşı fiilen gerçekleşmiş ya da yakın bir silahlı saldırısı bulunmuyordu. UAD, meşru müdafaa hakkının bir silahlı saldırının varlığına bağlı olduğunu ve bu hakkın zorunluluk ve orantılılık koşullarıyla sınırlandığını vurgulamıştır (UAD, 1986; UAD, 2003). Önleyici meşru müdafaayı kabul eden görüşler bile, 1837 Caroline olayından türetilen ve "ani, ezici, başka araç seçimine ve düşünmeye zaman bırakmayan" bir zorunluluğu arayan dar bir standarda dayanır (Gray, 2018). ABD'nin 2002 Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde dile getirilen ve yakınlık (imminence) kavramını genişleten "önalım" doktrini bu standardı karşılamaz. Kitle imha silahlarına ilişkin iddiaların sonradan doğrulanmaması ise yalnızca bir istihbarat hatası değil, müdahalenin dayandırıldığı olgusal gerekçenin çöküşü anlamına gelmektedir.
Dengeli bir değerlendirme için müdahaleyi savunan hukukçuların görüşlerine de yer vermek gerekir. ABD Dışişleri Bakanlığı Hukuk Danışmanı William H. Taft IV ve Todd Buchwald, müdahalenin önleyici meşru müdafaaya değil, Konsey kararlarının birlikte okunmasına dayandığını ve aynı yorumun 1990'lardaki harekâtlarda da kullanıldığını savunmuştur (Taft ve Buchwald, 2003). Yoo (2003) da benzer bir çizgide müdahalenin hukuki dayanağını desteklemiştir. Ne var ki bu görüş, uluslararası hukuk doktrininde azınlıkta kalmıştır.
Müdahalenin BM Şartı'nın 2(4). Maddesini ihlal ettiği kabul edildiğinde, ABD ve İngiltere bakımından sorumluluğun unsurları oluşmuş olur; çünkü meşru müdafaa (ILC, 2001, md. 21) veya Irak'ın rızası (md. 20) gibi hukuka aykırılığı ortadan kaldıran hâller mevcut değildir. Bunun sonuçları şunlardır:
yükümlüdür (md. 30).
Güvenlik Konseyi, Mayıs 2003'te kabul ettiği 1483 sayılı kararda ABD ve Birleşik Krallık'ın birleşik komuta altındaki işgalci güçler olarak sahip olduğu yetki ve yükümlülükleri tanımış ve bu devletleri başta 1907 Lahey Nizamnamesi ve 1949 IV. Cenevre Sözleşmesi olmak üzere uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerine uymaya çağırmıştır (BMGK, S/RES/1483). Bu tespit, ABD'nin işgalci devlet sıfatını inkâr etmesini engeller. Kararın bu sıfatı tanıması saldırının meşrulaştırılması anlamına gelmez; zira savaşa başvurma hukuku (jus ad bellum) ile savaş hukuku (jus in bello) birbirinden bağımsız olarak uygulanır. İşgal resmî olarak 28 Haziran 2004'te egemenliğin Irak Geçici Hükümeti'ne devredilmesiyle sona ermiştir (BMGK, S/RES/1546); ancak çok uluslu gücün Irak'taki varlığı Konsey yetkilendirmesiyle 2008 sonuna kadar sürmüş ve bu dönemde uygulanacak hukuki rejim tartışmalı olmaya devam etmiştir (Roberts, 2006).
Lahey Nizamnamesi'nin 43. maddesi, işgalci gücü kamu düzenini ve güvenliğini sağlamak için elinden gelen tüm tedbirleri almakla ve "mutlak bir engel bulunmadıkça" ülkede yürürlükte bulunan kanunlara saygı göstermekle yükümlü kılar. 55. madde ise işgalciyi işgal altındaki devlete ait kamu taşınmazları bakımından yalnızca bir "intifa hakkı sahibi" (usufructuary) konumunda tutar. Koalisyon Geçici Otoritesi'nin (KGO) bazı kararları bu ilkeler açısından ciddi sorular doğurmaktadır:
Abu Garib cezaevinde belgelenen kötü muamele, IV. Cenevre Sözleşmesi'nin korunan kişilere insani muamele edilmesini öngören 27. maddesi ile fiziksel acı veya imha niteliğindeki tedbirleri yasaklayan 32. maddesinin, ortak
3. maddenin ve İşkenceye Karşı Sözleşme'nin ihlalidir. 2004 Felluce operasyonlarına ilişkin orantısızlık iddiaları ve sivil kayıplar da ayrım ve orantılılık ilkeleri açısından ciddi sorular doğurmaktadır. Bu iddiaların bir kısmı tartışmalı olmakla birlikte, etkili soruşturma yapılmamış olması ABD'nin soruşturma yükümlülüğünün ihlali olarak ayrıca değerlendirilebilir.
ABD'nin sorumluluğu yalnızca askerlerinin fiilleriyle sınırlı değildir. Taslak Maddeler'in 4. maddesi devlet organlarının, 5. maddesi kamu yetkisi kullanan kişi ve kuruluşların, 8. maddesi ise devletin talimatı ya da yönlendirmesi veya denetimi altında hareket edenlerin fiillerinin devlete atfedilmesini düzenler (ILC, 2001). Abu Garib'de sorgulama hizmeti sağlayan CACI şirketi ile ABD Dışişleri Bakanlığı'nın diplomatik koruma sözleşmesi kapsamında çalışan Blackwater şirketinin personelinin davranışları bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Bu alandaki uygulama, sorumluluğun ancak kısmen ve iç hukuk üzerinden işletilebildiğini göstermektedir. Eylül 2007'de Bağdat'taki Nisur Meydanı'nda 14 Iraklı sivili öldüren dört Blackwater görevlisi ABD mahkemelerinde mahkûm edilmiş, ancak Aralık 2020'de ABD Başkanı tarafından affedilmiştir; BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği bu affın cezasızlığa katkıda bulunduğunu ve benzer suçları cesaretlendirebileceğini belirtmiştir (UN News, 2020). Buna karşılık Abu Garib'de 2003-2004'te işkenceye maruz kalan üç Iraklının CACI aleyhine açtığı davada federal jüri Kasım 2024'te şirketi sorumlu bulmuş ve toplam 42 milyon dolar tazminata hükmetmiş, bu karar Mart 2026'da Dördüncü Daire Temyiz Mahkemesi tarafından onanmıştır (CCR, 2026). Bu davalar, bireysel ya da kurumsal sorumluluğun yolunu açmakla birlikte devletin uluslararası sorumluluğunun yerine geçmez; özel yüklenicilerin sorumluluktan kaçmasına imkân veren hukuki boşluklar da devletin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Bu bağlamda UAD'nin Kongo Demokratik Cumhuriyeti - Uganda kararı önemli bir emsaldir. Divan, işgalci devletin yalnızca kendi kuvvetlerinin fiillerinden değil, kontrolündeki bölgede insan haklarını ve insancıl hukuku koruma konusunda gerekli özeni göstermemesinden de sorumlu olduğunu kabul etmiştir (UAD, 2005, para. 178-179). Divan 2022'de verdiği tazminat kararında ise işgal altındaki bölgede meydana gelen belirli bir zararın işgalcinin yükümlülüklerini yerine getirmemesinden kaynaklanmadığını ispat yükünün işgalci devlete düştüğünü belirtmiş ve toplu (global) tazminat miktarları belirlemiştir (UAD, 2022). Bu içtihat, Irak bakımından doğrudan bir analoji sunmaktadır.
ABD, 2008 tarihli Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması (SOFA) çerçevesinde 2011 sonuna kadar Irak'ta bulunmuş, 2014'ten sonra ise DEAŞ'a karşı Irak hükümetinin yardım çağrısı üzerine kurulan koalisyon çerçevesinde ülkeye geri dönmüştür (ABD Savunma Bakanlığı, 2024). Taslak Maddeler'in 20. maddesine göre bir devletin başka bir devletin belirli bir fiiline verdiği geçerli rıza, o fiilin hukuka aykırılığını rızanın sınırları içinde ortadan kaldırır. Bu nedenle 2014 sonrası askerî varlık, ilke olarak kuvvet kullanma yasağının ihlalini oluşturmaz. Ancak bu savunmanın sınırları vardır:
3 Ocak 2020'de Bağdat Uluslararası Havalimanı yakınında İranlı General Kasım Süleymani'yi, Haşdi Şabi Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis'i ve Iraklı güvenlik personelini öldüren ABD saldırısı, Irak'ın rızası alınmadan Irak topraklarında gerçekleştirilmiştir. BM Yargısız, Seri ve Keyfi İnfazlar Özel Raportörü Agnès Callamard, ABD'nin General Süleymani'yi Irak'ın onayını almadan Irak topraklarında öldürerek Irak'ın toprak bütünlüğünü ihlal ettiği sonucuna varmış ve ABD'nin Şart'ın 51. maddesi kapsamında Güvenlik Konseyi'ne sunduğu meşru müdafaa gerekçesinin yakın bir saldırı tehdidine ilişkin kanıtlarla desteklenmediğini belirtmiştir (Callamard, 2020). Bu olay, rıza dönemi içinde dahi ayrı bir kuvvet kullanma yasağı ihlali iddiası doğurmaktadır.
Çekilme, Eylül 2024'te ilan edilen takvime uygun biçimde gerçekleştirilmiştir. IKBY yetkililerinin ifadesine göre çekilme kararı nihayetinde Irak federal hükümeti tarafından verilmiştir (The National, 2026a). Bu olgu, 2014 sonrası varlığın Irak'ın rızasına dayandığı ve bu rızanın düzenli biçimde sona erdirildiği yönündeki argümanı güçlendirmektedir. Ancak çekilmenin kendisi geçmiş ihlallerin telafisi anlamına gelmez. Üstelik çekilme, güvenlik boşluğuna ilişkin yeni sorular da doğurmaktadır: IKBY Peşmerge Bakanlığı bölgenin hava savunma kapasitesine ilişkin endişelerini dile getirmiş (Haber Aktüel, 2026), İran destekli grupların silahsızlandırılması ise Haziran 2027'ye kadar uzanan bir takvime bağlanmıştır (The National, 2026a). Bu hususlar ayrı bir ihlal iddiası oluşturmaz; ancak giderim ve yeniden inşa yükümlülüklerinin kapsamını belirlemede önem taşıyan olgulardır ve "düzenli çekilme" ile "sorumluluktan kurtulma" arasındaki farkı gösterir.
Taslak Maddeler uyarınca sorumlu devletin yükümlülükleri şu başlıklarda toplanabilir:
Zararın boyutu bakımından savaşla bağlantılı ölümlere ilişkin sayılar kaynaklara göre büyük farklılık göstermektedir. Ulusal ölçekli bir hane araştırmasına dayanan bir çalışma, 2003-2011 döneminde savaş ve işgalle ilişkili aşırı ölüm sayısını yaklaşık 405.000 olarak tahmin etmiş; göç eden hanelerdeki ölümler eklendiğinde bu sayı yarım milyona yaklaşmıştır (Hagopian vd., 2013). Belgelenmiş sivil ölümlerden anket temelli tahminlere kadar uzanan bu geniş aralık, kısmen sorumlu devletin sistematik ve güvenilir kayıt tutmamasının sonucudur. UAD'nin Kongo - Uganda tazminat kararında benimsediği yaklaşım, kitlesel zararlarda kesin kanıtın bulunamadığı durumlarda makul tahminlere dayalı toplu tazminata hükmedilebileceğini ve işgal altındaki bölgelerde ispat yükünün işgalci aleyhine dağıtılabileceğini göstermektedir (UAD, 2022). Çevresel zararlar ve kullanılan mühimmatın sağlık etkilerine ilişkin iddiaların bir kısmı ise bilimsel olarak kesinleşmemiştir; bu alanda öncelikli ihtiyaç, bağımsız ve sistematik bir belgeleme çalışmasıdır.
Yukarıda özetlenen teorik sonuçların hiçbiri fiilen hayata geçmemiştir. Bunun birkaç yapısal nedeni vardır. Birincisi, hukuka aykırılığı bağlayıcı biçimde tespit eden bir yargı kararı yoktur. ABD, Nikaragua davasının ardından 1986'da UAD'nin zorunlu yargı yetkisini tanıyan beyanını geri çekmiştir; bu nedenle Divan'a çekişmeli bir dava getirilmesinin önünde ciddi engeller bulunmaktadır.
İkincisi, sorumluluğu ileri sürme hakkı öncelikle zarar gören devlete, yani Irak'a aittir. Ancak müdahale sonrası kurulan Irak yönetimleri, varlıklarını ve güvenliklerini büyük ölçüde koalisyona borçlu oldukları için böyle bir talepte bulunmamıştır.
Üçüncüsü, Taslak Maddeler'in 48. maddesi bu imkânı tanısa da hiçbir üçüncü devlet ABD ve İngiltere'ye karşı sorumluluğu resmî olarak ileri sürmemiştir.
Dördüncüsü, Güvenlik Konseyi, daimî üyeler arasında yer alan iki devlete karşı herhangi bir tedbir alamamıştır. Konsey'in müdahale sonrası tutumu da önemlidir: 1483 sayılı karar müdahalenin meşruiyetine hiç değinmeden fiilî durumu yönetmeye odaklanmıştır. Kimi yazarlar bunu müdahalenin dolaylı olarak kabullenilmesi şeklinde yorumlarken, baskın görüş jus ad bellum ile jus in bello arasındaki ayrım gereği işgalin düzenlenmesinin işgalin hukuka uygun olduğu anlamına gelmediğini vurgular. Yine de bu tutum, sorumluluğun uygulanmasına yönelik siyasi iradenin bulunmadığını açıkça göstermiştir.
Bu tablo 1991 ile karşılaştırıldığında daha da belirginleşir. Kuveyt'in işgalinden sonra Güvenlik Konseyi, 687 sayılı kararla Irak'ın sorumluluğunu açıkça tespit etmiş ve zararları karşılamak üzere BM Tazminat Komisyonu'nu (UNCC) kurmuştur. Komisyona sunulan yaklaşık 2,7 milyon talepten 1,5 milyonu kabul edilmiş, Irak petrol ihracatı gelirlerinden aktarılan paylarla toplam 52,4 milyar dolar ödemiş ve son ödeme 13 Ocak 2022'de tamamlanmıştır (UN News, 2022). Yani aynı ülke, kendi işlediği saldırı için otuz yılı aşkın süre tazminat öderken kendisine yönelik müdahale için hiçbir devletlerarası tazminat almamıştır. Bu asimetri, uluslararası sorumluluk hukukunun uygulanmasının hukuki kurallardan çok güç dengelerine bağlı olduğunun en somut örneklerinden biridir. 2003 müdahalesi bu nedenle hukuken doğmuş olması gereken ağır bir sorumluluğun fiilen uygulanmadığı bir örnek, literatürdeki ifadesiyle bir "cezasızlık" (impunity) vakası olarak değerlendirilebilir. Bu durum sorumluluk kurallarının geçersiz olduğunu değil, uygulanmalarının zarar gören devletin iradesine, yargı yetkisinin varlığına ve Güvenlik Konseyi'ndeki güç dengesine bağlı olduğunu gösterir.
Devlet sorumluluğu düzleminde sonuç alınamayınca mesele parçalı biçimde başka alanlara kaymıştır. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Savcılığı 2006'da Irak'a ilişkin ilk ön incelemeyi kapatırken saldırı suçu üzerindeki yargı yetkisi henüz işlerlik kazanmadığından 2003'te kuvvete başvurma kararının hukuka uygunluğunun Mahkeme'nin yetkisi dışında kaldığını belirtmiştir (Coalition for the ICC, t.y.). Saldırı suçu bakımından Mahkeme'nin yetkisi ancak Temmuz 2018'de işlerlik kazanmıştır ve geriye yürümez. İngiltere'de Lordlar Kamarası, saldırı suçunun İngiliz iç hukukunda bir suç olmadığına hükmetmiştir (Lordlar Kamarası, 2006); bu karar, daha sonra Tony Blair hakkında başlatılmak istenen özel kovuşturmanın da önünü kesmiştir. Buna karşılık sorumluluk, işgal sırasındaki somut ihlaller üzerinden kısmen gündeme gelebilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), İngiltere'nin Basra'daki fiilleri bakımından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında yetki alanının bulunduğunu ve ihlal gerçekleştiğini tespit etmiştir (AİHM, 2011). UCM Savcılığı da İngiliz askerlerinin Irak'ta savaş suçu işlediğine inanmak için makul gerekçeler bulunduğunu tespit etmekle birlikte ön incelemeyi Aralık 2020'de kapatmıştır (UCM Savcılığı, 2020). Dikkat edilirse bu yolların hiçbiri müdahalenin kendisini, yani saldırının hukuka aykırılığını değil, yalnızca işgal sürecindeki tekil ihlalleri konu almıştır.
Bu engellerin varlığı sorumluluğun varlığını değil, uygulanabilirliğini etkiler. Yaptırım mekanizmasının eksikliği, hukuki ihlalin ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Gerçekçi bir değerlendirmeyle, 2003 müdahalesi için devlet sorumluluğunun klasik anlamda uygulanması, yani yargı kararıyla tespit ve tam tazminat, artık çok düşük bir olasılıktır. Ancak bu, hiçbir şey yapılamayacağı anlamına
gelmez. Birincisi, Genel Kurul aracılığıyla danışma görüşü talebi en gerçekçi hukuki yol olarak öne çıkmaktadır. İkincisi, kültürel miras alanı somut bir giderim kanalı sunmaktadır: 2003'te yağmalanan eserlerin iadesi, sorumlu devletin hukuka aykırılığı açıkça kabul etmesini gerektirmeden bir tür eski hâle iade işlevi görebilir. Üçüncüsü, Al Shimari davasında olduğu gibi bireysel ihlaller için iç hukuk ve bölgesel insan hakları yolları kullanılmaya devam edebilir. Dördüncüsü, sivil kayıpların ve zararların sistematik biçimde belgelenmesi, gelecekteki her türlü talebin ve tarihsel muhasebenin temelini oluşturur.
Bu noktada güncel bir karşılaştırma da dikkat çekicidir. Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırısı karşısında Avrupa Konseyi bünyesinde bir zarar sicili oluşturulmuş ve Haziran 2025'te Avrupa Konseyi ile Ukrayna arasında Saldırı Suçu Özel Mahkemesi'nin kurulmasına ilişkin anlaşma imzalanmıştır (ASIL, 2025). Bu mekanizmalar, saldırının hesabının sorulması gerektiği ilkesini güçlü biçimde teyit etmektedir. Aynı ilkenin 2003 için uygulanmamış olması, kuvvet kullanma yasağının evrensel inandırıcılığı bakımından sıkça dile getirilen bir "çifte standart" eleştirisine konu olmaktadır. Bununla birlikte ABD ve İngiltere'nin müdahalenin hukuka uygun olduğu yönündeki resmî tutumlarını sürdürdükleri ve iki durumun hukuki açıdan özdeş olmadığını savundukları da kaydedilmelidir.
Bu seçeneklerin her biri nihayetinde Irak'ın kendi siyasi iradesine bağlıdır. Birinci Bölüm'de tartışılan ekonomik kaldıraç, burada da belirleyicidir: Bağdat'ın ABD ile ekonomik ve güvenlik ilişkilerini sürdürme ihtiyacı, geçmişin hukuki muhasebesini talep etme iradesinin oluşmasının önündeki en büyük engeldir.
30 Eylül 2026 çekilmesi, iki farklı düzlemde okunmalıdır. Stratejik düzlemde çekilme, ABD'nin bölgeden kopuşunu değil, askeri varlığın yerini ekonomik kaldıraç, uzaktan askeri kapasite ve ikili ortaklıkların aldığı yeni bir angajman modelini temsil etmektedir. Bu modelin kırılgan noktaları, Irak'ın komuta birliği ve hava savunması eksiklikleri, İran'la bağlantılı silahlı ağların geleceği, DEAŞ'ın Suriye kaynaklı tehdidi ve devam eden ABD-İran savaşının yarattığı belirsizliktir. Türkiye ise 2024 mutabakat zaptıyla kurulan kurumsal zemin ve savunma sanayii kapasitesi sayesinde bu yeni güvenlik mimarisinde önemli bir aktör olma gerçekliğiyle karşı karşıyadır; ancak bu potansiyelin gerçekleşmesi, ekonomik karşılıklı iş birliğini derinleştiren bir yaklaşıma bağlıdır.
Hukuki düzlemde ise 2003 saldırısı, Güvenlik Konseyi yetkisi ve meşru müdafaa gerekçesi bulunmadığı için BM Şartı'nın 2(4). Maddesinin ihlali olarak değerlendirilmektedir. İşgal dönemindeki bazı uygulamalar Lahey ve Cenevre hukukunun yükümlülükleriyle bağdaşmamakta, rıza dönemi ise geçmiş ihlalleri ortadan kaldırmamakta ve 2020 Bağdat saldırısında olduğu gibi yer yer yeni ihlal iddiaları doğurmaktadır. Ancak bu sorumluluk, yargı yetkisinin yokluğu, Irak'ın siyasi iradesinin oluşmaması ve Güvenlik Konseyi'ndeki güç dengesi nedeniyle bugüne kadar işletilememiştir. 1991'de Irak'tan tam tazminat alan sistemin 2003'te sessiz kalması, uluslararası sorumluluk hukukunun uygulanmasındaki yapısal asimetriyi açıkça ortaya koymaktadır.
Bu iki düzlem birbirinden bağımsız değildir. ABD'nin bugün Irak'taki etkisini askeri varlık yerine ekonomik ve diplomatik araçlarla sürdürebilmesi, aynı araçların Irak'ın geçmişin hukuki muhasebesini talep etme kapasitesini de sınırlaması anlamına gelmektedir. Eylül 2026 çekilmesi bu nedenle hukuki bir son değil, en fazla hesap sorma tartışmasının yeniden açılabileceği bir eşiktir. Sorumluluğun varlığı, giderim yükümlülüğünün doğması için yeterlidir; uygulama araçlarının zayıflığı ise hukukun değil, uluslararası sistemin sınırlarının göstergesidir.
(ABD Savunma Bakanlığı, 2024) ve harekâtın Irak ayağı 30 Eylül 2026'da Erbil'den son çekilmeyle resmen tamamlanmıştır (CBS News, 2026).
Toplam Ziyaret: 25073 Bu Sayfaya Toplam Ziyaret: 8 Bugünlük Ziyaret: 1140